17 Mart 2008 Pazartesi

NAHCIVAN CUMHURİYETİ

Azerbaycan Cumhuriyeti'ne bağlı bir özerk cumhuriyettir. Kuzeyi ve doğusu Ermenistan ile, güneyi ve batısı da İran topraklarıyla çevrilmiş olup, batısında yer alan Türkiye ile onüç kilometrelik bir sınırı vardır. Bu sınır bölgesi Türkiye tarafından "Dil Ucu" olarak adlandırılmakta olup, Türkiye ile Nahçıvan'ı birbirine bağlayan yol Dil Ucu'nda Aras nehri üzerine inşa edilen "Hasret Köprüsü"nden geçmektedir. Özerk Cumhuriyet de, tarihî Nahçıvan Hanlığı gibi, kendisine başkentlik yapan Nahçıvan şehrinin adı ile anılmaktadır. Şehir bugün yaklaşık 70.000 nüfusa sahip olup, Özerk Cumhuriyetin toplam nüfusu ise 400 bin civarındadır.
Nahçıvan, Güney Kafkasya'da bulunan tarihî bir şehir ve bu şehrin merkezliğini yaptığı bir bölgenin adı olup, Aras nehrinin sol tarafında bulunur ve bu nehir vasıtasıyla İran topraklarından ayrılır.Nahçıvan şehri ve etrafı, tarih çağlarının hemen tamanını yaşamış olan önemli tarihî merkezlerden biridir. Coğrafî konumu bakımından tarih boyunca doğu ile batı arasında her zaman önemli geçiş ve irtibat noktalarından birini oluşturmuştur.
İran'da kurulan Sasanî Devleti ve Anadolu'yu elinde bulunduran Bizans arasındaki mücadelelerde iki taraf arasında sık sık el değiştiren Nahçıvan, Halife Hz. Osman zamanında Halil bin Maslama tarafından fethedildi. Fethi müteakip Arap valiler bu bölgeyi başlıca askerî merkezlerden biri haline getirdiler. Bölge, İslâm Devleti tarafından Bizans'a karşı üs olarak kullanılıyordu.
Bu ilk valilerden sonra çeşitli Arap hanedanlarının idaresinde kalan Nahçıvan, Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya yönelişlerinde de önemli bir geçiş koridoru vazifesi yapmıştır. XI. yüzyılda Selçuklular tarafından fethedilen bu bölge, Azerbaycan ile birlikte bir süre Selçuklu şehzadeleri ve daha sonra da Selçuklu valileri tarafından idare edildi.Nahçıvan'da 1136-1225 yılları arasında İldenizli Atabeğler (İldenizliler, İldeniz Oğulları, Azerbaycan Atabeğleri) hüküm sürmüşlerdir. Şehir, Atabeğler yönetimi sırasında ekonomik ve sosyal hayat bakımından oldukça önemli bir merkez haline gelmiştir.
Daha sonra Nahçıvan ve civarı Harezmşahların eline geçti ve kısa bir süre onlar tarafından idare edildi. Daha sonra bölge, bütün Azerbaycan gibi Moğol istilâsına uğradı ve Moğollardan Hülagu Han tarafından kurulan İlhanlılar Devleti yıkılıncaya kadar da bu devletin en önemli merkezlerinden biri haline geldi.Daha sonra Nahçıvan ve civarının, Azerbaycan'ın pek çok bölgesi ile birlikte ve sırasıyla Kara Koyunlular, Timurlular, Ak Koyunlular, Safeviler ve Osmanlılar eline geçtiğini ve dolayısıyla yörenin, Selçuklu fethinden itibaren Türk dünyasının önemli beldelerinden biri haline geldiğini görmekteyiz.Gerçekten de, şehir ve civarı, iki yüzyılı aşkın bir süre Osmanlılarla Safeviler arasında devamlı bir mücadele sahası olan Azerbaycan da, bu mücadelelerden en fazla etkilenen bölge oldu. Zaman zaman bu yüzden çok yıprandı. Zaman zaman da her iki taraftan ciddi sayılabilecek bayındırlıklara ve refaha kavuşturuldu.
Osmanlı-Safevi mücadeleleri boyunca sürekli el değiştiren Azerbaycan'da, 1747 yılında Nadir Şah-ı Afşar'ın öldürülmesinden sonra başlayan kargaşalıktan yararlanan Azerbaycan hanlıkları bağımsızlıklarını ilan ettiler. İşte bu sırada, Nahçıvan civarının en güçlü teşekküllerinden olan Kengerli Oymağı'nın reisi Haydar Kulu Han, diğer yerli beylerin de desteğini alarak, Şah'ın şehirdeki nâibi Ağa Han'ı kovup, bölgede kendi hanlığını ilan etti. Hanlığın toprakları Nahçıvan şehri ile Şerur, Ordubad, Megri, Gafan ve Culfa nahiyelerini içine almaktaydı.
Hanlığını mâmur ve halkını müreffeh kılmak isteyen Haydar Kulu Han, hanlığının sınırları içinde ticâret ve ziraatin gelişmesi için bir hayli uğraştı. Ancak askerî bakımdan oldukça zayıftı. Bu yüzden hanlık bir müddet Karabağlı Penah Han'ın hâkimiyetini kabullenmek zorunda kalmıştı. Bu cümleden olarak Penah Han'ın 1752 yılında Şekili Hacı Çelebi Han'a karşı, kendi kuvvetleriyle birlikte Gence Hanlığı ve Gürcü Krallığının kuvvetlerini de yanına alarak oluşturduğu ittifaka Nahçıvan Hanlığı'nın da katıldığını görüyoruz.
Haydar Kulu Han'ın ölümünden sonra Hacı Han Kengerli, Nahçıvan Hanı oldu. Ancak O'nun zamanında hanlık iyice zayıflayarak, İran'ın tesiri altına girdi. Hacı Han, Şiraz Hâkimi Kerim Han Zend tarafından Şiraz'a kaçırıldı ve burada hapsolundu. Kerim Han Zend'in İran'daki ve özellikle Azerbaycan'daki faaliyetleri Osmanlı Devleti'nin serhat görevlileri tarafından yakından tâkip ediliyor. Beklenmedik bir gelişmenin ortaya çıkması ihtimaline karşı hazırlıklı olunmaya çalışılıyordu.
Nahçıvan'da hâkimiyete, 1770 yılında Kerim Han Zend'in yardımıyla Ali Kulu Han geçti. Ancak Onun devri uzun sürmedi. Üç yıl sonra yerine Veli Kulu Han geçti. Kerim Han Zend'in son yıllarına kadar (1760-1779). İran tesirinin etkili bir biçimde hissedildiği Nahçıvan üzerinde, 1780'li yıllardan itibaren diğer güçlü Azerbaycan hanlıklarıyla Gürcü Krallığı da etkili olmaya çalışmışlardır. Mesela, Hoy hâkimi Ahmed Han 1783'te Nahçıvan Hanlığı'na, Revanlı Hüseyin Ali Han'ı geçirdi. 1787 yılında ise, Karabağ Hanı İbrahim Halil Han Avarlarla ittifak ederek hanlığa hücum etti.
Bu olaydan takriben bir yıl sonra hanlığa bu defa Kelb Ali Han geçti. O'nun Karabağ Hanlığı'na saldırarak bazı köyleri yağmaladığını, bölgedeki gelişmeleri yakından tâkip ederek başkent İstanbul'a haber veren Erzurum vâlisi Yusuf Paşa'nın gönderdiği yazılardan anlıyoruz. Hoy ve Revan hanlıkları ile ilişkilerini düzelten Kelb Ali Han'ın İbrahim Han'la arası bir türlü düzelmedi. 1792 yılında O'nun düzenlediği bir saldırıyı bertaraf etmeyi başarmıştı ama, gittikçe bütün bölgeyi tehdit eden İran tehlikesi (Ağa Muhammed Şah Kaçar'ın bütün Azerbaycan'a yönelik tehdidi) karşısında birlikte hareket etme mecburiyeti, iki han arasında zoraki bir yakınlaşmaya zemin oluşturdu.
1795 yılında Ağa Muhammed Şah komutasındaki İran kuvvetlerinin Azerbaycan'a hücumu sonunda Nahçıvan onların eline geçti. Bu tarihlerde İran'la bölge üzerinde nüfuz mücadelesi içinde olan Ruslar'ın ertesi yıl buralara yaklaşmasından cesaret alan Kelb Ali Han, Rusya'dan yana tavır alınca, 1797 yılında Ağa Muhammed Şah ikinci defa Nahçıvan'a girdi. Hanlık kuvvetleri, üstün İran kuvvetleri karşısında bozguna uğradı. Bu başarıdan sonra Şah, Ruslar'a güvenerek hâkimiyetinden yüz çevirmek isteyen Kelb Ali Han'ı habsederek cezalandırdı. Nahçıvan halkının bir kısmını İran'a göçürttü. Hâkimiyetine son vererek hapsettiği hanın yerine Nahçıvan'a Abbas Kulu Han Kengerli'yi han tayin etti. Ağa Muhammed Şah'ın ölümünden sonra Kelb Ali Han, İran'dan kaçarak önce Revan Hanlığı topraklarına geldi. Bundan sonra bölgeye inen Rus kuvvetleriyle buluşan han ve beraberindekiler, 1804 yılında Revan'a saldıran Rus kuvvetlerinin yanında yer almaktan çekinmediler. O'nun bu tutumundan oldukça rahatsız olan İran hâkimleri, hanı kendi yanlarına çekmek için çalıştılar ise de başarılı olamadılar. Han'ın niyeti, Rus kuvvetlerinin de desteğini alarak Nahçıvan'da yeniden kendi hanlığını gerçekleştirebilmekti.
Rusya ile İran arasında yapılan Gülistan Mukavelesi'nden (1813) sonra Nahçıvan yeniden İran hâkimiyeti altında kaldı. Hanlığa Muhammed Bagır Han hâkim tayin edildi. İran kuvvetlerinin 1826 yılında yeniden Azerbaycan'a girişlerini müteakip Nahçıvan Hanlığı'na Kerim Han tayin olundu. Çarlık Rusyası ise bu hanlığın başında İhsan Han'ı veya Ordubad hâkimi Şeyh Ali Han'ı han görmek istiyordu. 1826-1828 yılları arasında Azerbaycan üzerinde Rusya ile İran'ın giriştiği son nüfuz mücadelesinde İran, mutlak üstünlüğü Rusya'ya kaptırdı. Nahçıvan 7 Haziran 1827'de Ruslar tarafından işgal edildi. İran, 1828 yılında iki ülke arasında gerçekleştirilen Türkmençayı andlaşmasının ağır şartlarına razı olmak zorunda kaldı. Bu mukavele ile İran, Nahçıvan da dahil olmak üzere bütün Kuzey Azerbaycan topraklarını Rusya'ya terk ediyor ve bu topraklardan tamamen çekilmek zorunda kalıyordu. Anlaşma ile İran'da yaşayan Ermenilere, Rusya tarafından işgal edilen Türk topraklarına taşınma hakkı da verildiğinden, buralarda bir tek Ermeni nüfusu yok iken, onbinlerce Ermeni Erivan, Karabağ ve Nahçıvan'a göç ederek yerleşmeğe başladı.Türkmençayı Antlaşmasıyla Kuzey Azerbaycan'ı tamamen işgal eden Ruslar burada kısa bir süre sonra kendi idarelerini oluşturdular. 1828 yılından sonra Rus Çarlarının Güney Kafkasya'ya tayin ettiği umumi valiler özellikle Dağıstan ve Azerbaycan'ın müslüman-Türk halkına karşı tam anlamıyla bir terör havası estirdiler. 1844 yılında Kafkasya'ya Voronsov'un tayin edilmesinden sonra Maverayı Kafkas ahalisi adeta iki sınıfa bölünmüştü.
Birinci sınıfı; Rus hükümetinin himayesinde her türlü imkana sahip olan mutlu azınlık hristiyan ahali ve özellikle Ermeniler oluştururken, ikinci sınıfı; Rus askerlerinin ve memurlarının her türlü hakaretine maruz kalan Türk ve müslüman kesim oluşturuyordu. Bu hakaretlere, baskı ve zulme paralel olarak Rus hükümeti uyguladığı iskân siyaseti ile bölgede beşeri şartlar doğrultusunda kendiliğinden oluşan nüfus dengesini de hristiyanlar ve Ermeniler lehine çevirmeye çalışmıştır. İfade etmeye çalıştığımız bu genel gidiş Azerbaycan'ın her tarafında etkili olmuştur. Ancak Rus hükümetinin uyguladığı iskân siyaseti en fazla Karabağ, İrevan (Revan) ve Nahçıvan vilayetlerini etkilemiştir. Bu politikayla Ruslar, Vâhit Azerbaycan'ı tabii, coğrafi ve beşeri şartlar aksine bölmenin alt yapısını oluşturmuşlardır. Rus idaresinin himayesinde İrevan'dan Zengezur'a doğru sun'i olarak yoğunluk kazandıran Ermeniler, nihayet Azerbaycan'la Nahçıvan'ın irtibatını İran sınırına dayanmak suretiyle kesmiştir.
1850'de Nahçıvan ve Erivan (Revan, İrevan) hanlıkları lağvedilerek Nahçıvan, Gümrü, Yeni Beyazıt, Şerur, Dereleyez kazaları ve Ordubad nahiyesi dahil olarak Erivan Gubernatoroğlu (valilik) teşkil olundu. Rus idaresindeki Nahçıvan'da bir takım gelişmeler olmakta beraber bütün Rusya'da geçerli olan aşırı vergi uygulaması ve toprak adaletsizliği gibi huzursuzluklar bu bölge için de geçerli idi.
Çarlığın zulmüne karşı XX. yüzyılın başında Rusya İmaratorluğu'nun değişik bölgelerinde yer yer kendini hissettiren tepkiler ne yazık ki Nahçıvan'da ve diğer Azerbaycan topraklarında sergilenemedi. Çünkü bu bölge Türkleri, Rus idaresince desteklenen ve kışkırtılan Ermenilerle mücadele etmek zorunda kaldılar. Buna rağmen 1905 inkılâbı, Rusya'nın her tarafında olduğu gibi Azerbaycan'da da fevkalâde bir uyanışın başlangıcı oldu. Bu halk hareketi 1917 yılında ihtilâle dönüştü ve Rusya'da Çarizm yıkılarak Bolşevizm hâkim oldu. Rusya'da 1917 Şubat ve Ekim aylarında ortaya çıkan ihtilâller Kafkaslarda da dengelerin değişmesine neden oldu.
Çarlık Rusyasının yıkılması Osmanlı Devleti'nin kaybettiği toprakları yeniden ele geçirmesine vesile olduğu gibi Kafkasya'da da birtakım askerî ve siyasî oluşumlara sebep olmuştu. Bölgedeki çeşitli milletler bağımsızlıklarını elde edebilmek hususunda harekete geçmişlerdi. Ancak Azerbaycan Türkleri, Gürcüler ve Ermeniler bir taraftan siyasî bir oluşum etrafında birleşmeye çalışırken, diğer taraftan Güney Kafkasya'daki mirası paylaşmak hususunda da birbirleri ile kanlı bir mücadeleye başlamışlardı. Sayılara bölgede çok az olmasına rağmen, Rusların desteğini alan ve toprak mirasından aslan payını koparmak isteyen Ermeniler, hiç kuşkusuz bu kanlı mücadelenin baş aktörleri idi. Doğu Anadolu'da olduğu gibi, Sürmeli, Nahçıvan, Erivan, Zengezur ve Karabağ'da yaşayan Türk ahali de Ermeni çeteleri ile başbaşa kalmıştı.
İşte bu anlarda Türk Ordusu'nun Kafkasya'ya doğru hareketi başladı. Türk köy, kasaba ve şehirleri teker teker kurtarılarak 1828 sınır hattı aşıldı. 4 Haziran 1918'de Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan arasında imzalanan Batum Andlaşması ile Gümrü ve Nahçıvan Osmanlı yönetimine alındı. Böylece 1917 yılının sonlarından itibaren kanlı olaylara sahne olan Nahçıvan bölgesi, tamamen kontrol altına alınarak, Türk ahaliyi yok etmeye çalışan Antranik gibi çeteciler tesirsiz hale getirildi. Böylece bölgede 1918 yılı Kasım ayı başlarına kadar devam edecek olan Osmanlı yönetimi teşkil edildi. Yeni bir idarî sistem oluşturularak, geçmişin kanlı izleri silinmeye çalışılıyordu. Nahçıvan Türk insanı defalarca gelmesi için davet ettiği Türk Ordusu'nu kendi topraklarında görmekten oldukça memnundu. Ancak savaştığı diğer cephelerde neticenin gittikçe aleyhine dönmesi nedeniyle İtilâf Devletleri ile barış yapmak umudu içerisinde olan Osmanlı Hükümeti, Azerbaycan'ı, Dağıstan'ı ve Batum Andlaşması ile elde edilen bölgeleri boşaltmaya karar verdi.
Mondoros Mütarekesi'nin imzalanmasını müteakip, bölgeyi tahliye işlemleri hızlandı.Türk Ordusu'nun çekileceği haberi Aras Vadisi ahalisi üzerinde büyük bir tesir yaratmıştı. Çünkü onlar Türk kuvvetlerinin ayrılışından sonra nispeten devlet haline gelmiş olan ve bölge üzerinde emelleri bulunan Ermenilerle başbaşa kalacaklarını biliyorlardı. Ancak kısa sürede üzerlerindeki korku ve üzüntüyü atan Aras Vadisi Türkleri, Türk askerî makamları önderliğinde teşkilatlanmaya başladı. 18 Kasım 1918'de ismi ve işlevi yönünden Türk tarihi içerisinde çok önemli bir konuma sahip olan Aras Türk Hükümeti kuruldu. Bölgede bilhassa Ermeni tehlikesine karşılık ciddi bir yapılanma hareketi başlatıldı. Fakat Türk Ordusu'nun çekilmesinin ardından başlayan Ermeni hücumları neticesinde Aras Türk Hükûmeti, Kamerli, Uluhanlı ve Iğdır gibi bölgelerini kaybetti. Hükümet üyeleri Nahçıvan'a çekildi. Dehne Boğazı ve Şerur'da Ermenilerle çok kanlı savaşlar yapıldı. Alınan mağlubiyetler sonucu Aras Türk Hükümeti yıkıldı. Yerine ardarda Mayıs ayına kadar mevcudiyetini devam ettirecek üç hükümet kuruldu.
1919 Ocak ayı içerisinde Ermeniler ile yapılan kanlı mücadeleler neticesinde, Büyük Vadi'ye kadar olan bölge yeniden Nahçıvan Türkleri'nin eline geçti. Bölgede toprak bütünlüğünün sağlanmasını müteakip Nahçıvan'da İngiliz Valiliği kuruldu. Başlangıçta ilişkiler çok iyi olmasına rağmen, Ermeni makamlarının (Nahçıvan ve Şerursuz Ermenistan yaşayamaz) yakarışı etkisinde kalan İngiliz Generali Thomson, ahalisi çoğunlukla Türk olan Nahçıvan'ı Ermenistan'a hediye etti. Ahalinin ve Azerbaycan'ın protestoları bir fayda vermiyordu. İngiliz askerlerinin gözetiminde Nahçıvan'da Ermeni hâkimiyeti kuruldu. Müteakiben de İngilizler bölgeyi terkettiler.
Nahçıvan'ın Ermenilere verilmesi ve bu bölgede Türk ahaliye yapılan zulüm kısa zamanda Türk ve Azerbaycan makamlarını harekete geçirdi. Nahçıvan'ın Türkiye ve Türk Dünyası açısından önemini çok iyi bilen Kâzım Karabekir Paşa, Enver Paşa'nın direktifiyle bölge insanının kurtuluş mücadelesine destek olmak için o mıntıkada komutanlık yapmış olan Yüzbaşı Halil Bey'i küçük bir kafile ile Şahtahtı'ya gönderdiği gibi, Azerbaycan da kendi toprağı kabul ettiği Nahçıvan'a askerî ve maddî yardımda bulunuyordu. Nahçıvan ahalisi, cüz'i de olsa aldığı destek ve istiklâl sevdası ile kısa sürede Ermeni hâkimiyetine son verdi. Büyük Vadi'den Ordubad'a kadar olan bölgede yeniden egemenlik tesis edildi.
Halil Bey, Kâzım Karabekir Paşa'nın onayıyla Nahçıvan'ın Azerbaycan'a bağlandığını ilan etti ve Samed Bey, Cemilinski'yi Azerbaycan'ın Nahçıvan valisi olarak atadı. İşte bu dönemden sonra bilhassa Halil Bey'in kontrolünde olan bölgede idarî ve askerî teşkilat yapıldı. Ermenistan Yüksek Komiseri Albay Haskell'in Nahçıvan'da tarafsız bölge Amerikan Valiliği oluşturma çabaları, daha önce İngilizlerin oyununa gelmiş olan bölge insanı bilhassa Halil Bey tarafından engellendi.
Kâzım Karabekir Paşa, başlangıçta gizli bir şekilde Nahçıvan'a yardım ederken, İstanbul'un işgalini müteakip, Halil Bey resmen 11. Tümen'in emrine girdi. Daha önce Beyazıt ile yapılan ve gizlilik nedeniyle suretleri yakılan telgraflar ve mektuplar artık açıktan gidip gelmeye başlamıştı. Bu tarihten sonra Millî Mücadele liderleri bölgeyi Ermenistan'a karşı mücalede ve Sovyetler ile ilişkilerde bir üs haline getirmek için harekete geçtiler. Nahçıvan'a bir müfreze gönderildi. Azerbaycan'a gelmiş olan Kızıl Ordu birlikleri de Nahçıvan'a davet edildi ve burada iki taraf kuvvetleri "Kızıl Kuvvetler" olarak bir araya geldi. "Emperyalist güçlere" karşı olarak askerî operasyonlar düzenlendi. Bölgedeki Türk Kuvvetleri görünürde de olsa Bolşevik gibi hareket ediyordu. Türk makamları Nahçıvan'da kurulan ilişki ile, Bolşeviklerin gönlünü kazanmayı düşünüyordu.
Nahçıvan merkezli Türk-Sovyet ilişkileri iyi bir seyir takip ederken, Milli Mücadele liderleri bölgenin Türk kalması ve Türkiye'ye dahil olması yönünde azami gayreti göstermekte idiler. Nitekim 2-3 Aralık 1920 gecesi imzalanan Gümrü Andlaşması ile hemen hemen bugünkü Nahçıvan'ın sınırları tespit edilmiş ve bölgede, "şimdilik" kaydıyla Türkiye idaresinde bir mahallî idare oluşturulması kararlaştırılmıştı. Diğer taraftan 1 Aralık 1920'de, Sovyet Rusya'nın isteği ile Azerbaycan'ın Nahçıvan ve Zengezur'u "Komünist yoldaşlığı hatırına" Ermenistan'a hediye etmesi, Türkiye'nin büyük tepkisine yol açtı. Kâzım Karabekir Paşa ve dolayısıyla Nahçıvan'daki Türk "Kızıl Müfreze Kumandanı" Binbaşı Veysel Bey'in aktif çalışması neticesinde Nahçıvan'ın Ermenistan'a bağlanması engellendi.
Türk makamları bu tarihten sonra da meselenin peşini bırakmadı. Mustafa Kemal Paşa'ya göre; "Türk Kapısı" Kâzım Karabekir Paşa'ya göre ise "Şark Kapısı" olan Nahçıvan, Moskova görüşmelerinin de önemli maddelerinden birini oluşturuyordu. Mustafa Kemal Paşa'dan Nahçıvan ile ilgili olarak özel bir talimat almış olan Türk Heyeti, başlangıçta Nahçıvan'ın Türkiye veya Azerbaycan ile müşterek himayeye alınması hususunu Ruslara teklif ettiler. Ancak bu teklifler kabul edilmeyince, 9 Mart tarihli görüşmelerde Nahçıvan'ın özerk bir yapıya sahip olması ve başka bir devlete terk etmemek şartıyla Azerbaycan'ın himayesine bırakılması kararlaştırıldı. Aynı husus 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması ile Azerbaycan ve Ermenistan tarafından da teyidedildi. Böylece Ermenistan, Nahçıvan'dan vazgeçtiğini ilan ettiği gibi, Azerbaycan da Nahçıvan'ı bir daha başka bir ülkeye devredemeyeceği ilkesini kabul etmiş oldu.
Nahçıvan'ın Azerbaycan himayesine bırakılmasının SSCB dönemi için pek ehemmiyeti olmadığını düşünenler var ise de, günümüz şartları düşünüldüğünde başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Türk Milli Mücadele liderlerinin bu yöndeki gayretinin ne kadar büyük bir başarı ortaya çıkmaktadır.
Ancak, SSCB dönemi, bütün Azerbaycan için olduğu gibi Nahçıvan Türkü'nün kaderinde de Çarlık döneminden kat kat ağır sıkıntıların yaşandığı bir dönem oldu. Bolşevik zulüm ve işkencede Çarlık dönemine rahmet okuttular. Bu dönemde Azerbaycan'a bağlı Özerk bir cumhuriyet haline getirilen Nahçıvan ile Azerbaycan arasındaki Zengezur bölgesi tamamen Ermenilere verilerek ülke ikiye bölünmüş oldu. Böylece, Atatürk'ün "Türk Kapısı" olarak nitelediği kapıdan Orta Asya Türk dünyasına uzanan yolun önü de kesilmek istenmiştir.Nahçıvan bugün Azerbaycan Cumhuriyeti'ne bağlı bir Özerk Cumhuriyet statüsündedir. Moskova ve Kars Andlaşmaları ile özerkliği kabul edilen Nahçıvan'ın "Özerk Cumhuriyet" olarak teşkili ise 1924 yılında gerçekleştirildi. Yani, sözkonusu tarihte Anayasa'sı hazırlanarak Özerklik Statüsü'nün yapısı ve işleyişi belirlendi.Nahçıvan 1991 yılına kadar Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı olarak Sovyetler Birliği'nin bünyesinde kaldı. Azerbaycan'ın 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmesi ile Nahçıvan da bağımsızlığına kavuştu.
Şu anda Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'ni yöneten en yüksek yasal organ "Nahçıvan Alî Meclisi"dir. Alî Meclis, halk tarafından seçilen 70 milletvekilinden oluşmaktadır. Alî Meclis Sadrı (Başkanı)'nı da milletvekilleri seçmektedir. Yine bu Alî Meclis, Nahçıvan Hükümeti'ni yani "Nazır'lar Kabineti"ni (Bakanlar Kurulu'nu) de seçimle teşkil etmektedir. Hükümet şu bakanlıklardan oluşmaktadır: Tehsil Nazırlığı (Eğitim Bakanlığı), Kend Teserrufatı Nazırlığı (Tarım ve Köyişleri Bakanlığı), Gençler ve İdman Nazırlığı (Gençlik ve Spor Bakanlığı), Medeniyet Nazırlığı (Kültür Bakanlığı), Su Teserrüfatı Nazırlığı (Su İşleri Bakanlığı), Maliye Nazırlığı, Dahilî İşler Nazırlığı, Milli Tehlikesizlik Nazırlığı (Milli Güvenlik Bakanlığı), Özerk Cumhuriyet'te bazı nazırlıklar yerine komiteler vardır. Mesela: Statistik Komitesi, Emlak Komitesi, Toprak Komitesi gibi.
Özerk Cumhuriyet'in mülkî idare yapısı ilçeler (rayonlar) esasına göre düzenlenmiştir. Başlıca ilçeleri şunlardır: Nahçıvan Merkez rayonu, Ordubad rayonu, Çulfa rayonu, Şahbuz rayonu, Bebek rayonu, Sederek rayonu.Özerk Cumhuriyet'in nüfusu, yukarıda ifade edildiği üzere 400.000 civarında olup, başşehrin nüfusu da 70.000 kadardır. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti topraklarının önemli bir kısma Iğdır Ovası'nın uzantısı mahiyetindedir. Ülke toprakları her taraftan dağlarla çevrilmiş durumdadır. Nahçıvan ile Ermenistan arasında Küçük Kafkasya dağ silsilesi yer almaktadır. Bölgedeki tipik kara iklimi Nahçıvan'da da hüküm sürmektedir. Yazlar sıcak (35°-45°) ve kurak, kışlar ise soğuk (-30°/-35°) geçmektedir. Nahçıvan'ın en önemli akarsuları ise Aras Nehri, Arpaçay, Elince Çayı ve Gilân Çayı'dır.
Sanayi pek gelişmemiştir. Elektroteknik, şişe-cam, aliminyum mutfak eşyası yapımı, şarap fabrikaları ve benzeri bazı küçük sanayi kuruluşları vardır.Nahçıvan'ın toprakları şifalı sular ve özellikle maden suları bakımından çok zengin olup, bunlar belli ölçüde değerlendirilmektedir. Babek rayonunda tuz yatakları, Ordubad rayonunda da bir miktar demir cevheri bulunmaktadır.
Nahçıvan, ekonomik bakımdan çok geri kalmış bulunmaktadır. Bağlı bulunduğu Azerbaycan ile sınırının bulunmayışı ve özellikle Ermenistan ile çok uzun ve kapalı sınırlara sahip bulunuşu İran ile ekonomik ve ticari münasebetlerinin azlığı, ülkeyi kapalı ekonomik şartların hüküm sürdüğü bir konumda bırakmıştır. Ekonomik ve ticari ilişkilerinin en iyi olduğu ülke Türkiye'dir. Günlük ticari ilişkiler genellikle Iğdır ilimizle gerçekleştirilmektedir.Nahçıvan Özerk cumhuriyetinde eğitim hizmetleri oldukça gelişmiştir. Yeterli miktarda ilk ve orta dereceli okuldan başka, çeşitli meslek elemanları yetiştiren bir adet orta dereceli okul ile bir "Devlet Üniversitesi" ve üç de özel üniversite bulunmaktadır. Ayrıca ilim merkezi (Bilim Kurumu) olarak adlandırılan bir tür ilimler akademisi de mevcut olup, burada bilim adamları, kendi alanları ile ilgili bilimsel çalışmalar yapmaktadırlar.
Kaynak:turktarih.net

10 Mart 2008 Pazartesi

TATARİSTAN CUMHURİYETİ


"Tatar" teriminin Türkler ve Moğollar arasında VI-XI. yy.'larda kullanıldığı bilinmektedir. Altın Ordu devletinin Moğol kurucularının arasında, kendisine "Tatar" diyen kabileler vardı. XIII-XIX. yy.'larda etnik gelişmeler sonunda, Altın Ordu'daki Kıpçaklar diğer milletleri kendi kültürlerinin tesirinde bıraktılar. Bu dönemde "Tatar" terimi henüz benimsenmemişti. Avrupalılar, Ruslar ve bazı Asya milletleri Altın Ordululara "Tatar" derlerdi. Altın Ordu'nun dağılmasından sonra oluşan hanlıklarda ise büyük asker ve devlet memurları kendilerine "Tatar" diyorlardı. Bunlar "Tatar" teriminin yayılışında büyük rol oynadılar.

Üst düzey devlet idarecilerinin kendilerine "Tatar" demesi halka bu isme karşı imrenme oluşturdu. Hanlıkların dağılmasından sonra "Tatar" ismi halk arasında da yaygınlaştı. Burada, Rusların rolü de önemlidir. Çünkü Ruslar, Hanlıklarda yaşayanlara "Tatar" derlerdi fakat bu terim zor benimseniyordu. XVI. yy.'da bile İdil-Ural Tatarları arasında "Tatar" terimi olumsuz olarak algılanıyor ve bütün gruplar yerel isimleri kullanıyordu. XIX. yy.'ın ikinci yarısında milletleşme sürecinde Tatarlar arasında "Tatar Şuuru" gelişmesiyle başladı. Aydınlar, halk arasındaki gelişme sürecinin farkına varıp, ortak olan "Tatar" teriminin benimsenmesinde önemli rol oymadılar.


Tatar kimliğinin benimsenmesi için mücadele veren ilk ve en önemli aydınlardan birisi hiç şüphesiz Şahabeddin Mercanî oldu. Tatar Halkı, Türkistan'da eğitimini tamamlayarak Kazan'a dönen Mercanî'ye saygılarının ifadesi olarak önemli din adamlarına söyledikleri gibi "Şahabeddin Hazret" olarak hitap ediyorlardı. Mercanî, 1885 yılında yayınladığı "Kazan ve Bulgar Tarihi" isimli kitabında o zamana kadar kendisini sadece Müslüman addeden veya küçük kabile adlarını kullanan, dillerini "Türk Dili" olarak tarif eden Kazanlılara, tarihte ilk kez şöyle bir ikazda bulunuyordu: "Bazıları, Tatar olmayı eksiklik sayıp, o isimden nefret edip biz Tatar değil, Müslümanız diye çekişip mücadele ederler.


Ey miskin! Senin Müslümandan başka bir ismin olduğunu din ve millet düşmanları bilmeselerdi, seni hiç tefrik ederler miydi? Tatar değilsen, Arap, Tacik, Çinli, Rus, Prus, Nemse de değilsen peki, sen kimsim?" Kendi halkına böyle sert ifadelerle seslenen Mercanî, o günlerde Tatarların içinde bulundukları millî şuur eksikliğini, aynı eserinde şöyle anlatır; "Kavmimizin tarihinin büyüklüğü yetiştirdiğimiz cihan alimleri, büyük hekimler ve hükümdarlar gibi babalarımız, atalarımız, amcalarımız, halkımız tarafından bilinmeyerek büsbütün bilinmezlik örtüsü altında kalmış. Hatta kavmimizin ekseriyeti, ezelden beri Rus hâkimiyeti altında yaşıyoruz zannetmektedir. Bulgar ve Kazan tarihinden duyduklarını küçümseyerek ve mübalâğa ederek, O Han zamanındaki iş demekten başka bir şey bilmiyorlar ve bu sözün manasına bile sıhhatlice akıl erdiremiyorlar. Kendi kabilelerinden ne kadar şöhretli hükümdarlar gelip geçtiğinden haberleri yok."


Şahabeddin İbn-i Bahaeddin Mercanî'nin halkı aydınlatıcı konuşmaları, Bulgar ve Kazan Tarihi hakkındaki eserleri, Tatar kimliğinin benimsenmesinde önemli rol oynadı. Bu isim bütün grupları içine alarak yayıldı 1926 yılındaki nüfus sayımında Tatarların büyük bölümü artık kendini "Tatar" sayıyordu.


İdil-Ural Tatarları'nın etnik temeli, X. yy'ın başında, Orta İdil'de Doğu Avrupa'nın erken devletlerinden olan İdil Bulgar devletinde atıldı. İdil Bulgarları'nın etnik yapısı da oldukça karışıktı. Bunların alt grupları uzun etnik gelişmeler yaşadılar. Burada, Bulgarların dışında Bersiller, Esegeller, Sibir, Suvarlar (bugünkü Çuvaşların ataları) vardı. Böylece İdil Bulgar Devletinde erken feodal yapıya sahip bir millet oluşturmaya başlamışlardır. İdil Bulgar Devleti'nin Altın Ordunun içine girmesi, siyasi ve etnik değişikliklere yol açatı. İdil Bulgar Devleti Altın Ordunun eyaleti oldu. XIV-XV. yy.'larda Merkezi Bulgar, Cükatav, Naravcat (Mukşi) ve Kazan'da bağımsız beylikler olduğunu biliyoruz.Eski İdil Bulgar Devleti'nin toprakları XIV-XV. yy.'larda büyük ölçüde Kıpçaklaştırıldı. Kıpçak-Nogay grupları buraya yerleşti. Bunu Kongrat, Nun, Toksaba, Burkut, Kireyet, Alat, Karagay, Bodrak, Katay, Tabın, Balıkçı, Kırgız, Kıpçak gibi bazı kabile isimlerinde ve kültür materyallerinde görmekteyiz. XIV-XVI. yy. ortasında Kazan Tatarları'nın, Mişerlerin, Kasım Tatarları'nın etnik oluşumu başladı. Kazan Tatarları, kendi yapısını XV-XVI. yy. ortalarında Doğu Avrupa'nın büyük devletlerden biri olan Kazan Hanlığı'nı da kazandılar. Mişer ve Kasım Tatarları ise Kasım Hanlığı'nda XV-XVII. yy.'larda etnik yapılarına kovuştular. Bunun yanında Mişerler, XVI. yy.'ın ortasına kadar oluşum sürecini yaşadılar. Kasım Tatarları, Kasım Hanlığı'nın sosyal tepesini oluşturan, etnik açıdan Kazan Tatarları ile ve Mişerler arasında bir geçiş grubuydu. XVI-XVIII. yy.'ın ikinci yarısında İdil-Ural bölgesindeki toplu göçler sonucu Kazan, Kasım Tatarları ve Mişerler daha da yakınlaşıp, bir tek Tatar halkını, "İdil-Ural Tatarları" nın oluşması için zemin hazırladılar. XVII. yy. sonunda XX. yy. başına kadar bu temel yapılaşma sürdü.


Astrahan Tatarları, Altın Orda gruplarından belki daha evvel Hazar ve Kıpçak gruplarından oluşmaya başladılar. XV-XVII. yy.'larda bunlar Nogay Orda'nın güçlü etkisi altında olan Karagaşlar gibi, bazı Nogay gruplarını içlerine aldılar. Astrahan Tatarları'na Türkistan Türkleri'nden de katılanlar oldu. Büyük ihtimalle, aynı grupların (Yurt Tatarları ve Karagaşlar), Ortaçağ Nogay ve Altın Ordu Türklerinin etnik grupları Astrahan Hanlığı (1459-1556 yy.) Nogay Orda, Astrahan Tatarları'nın devletleriydi.Sibirya Tatarları, Nogay-Kıpçak etnik gruplarından köken aldılar. Sibirya Tatarları arasında, Tabın, Katay, Tanayman, Kongrat (Kurdak), Kirayet, Karagay, Yılan, Tokuz gibi bazı kabile isimleri görülmektedir. Bunun yanında Supra, İstyak, Bikatin, Uvat, Yurma isimleri de vardır. Bunlar, daha çok Uygur asıllı isimlere benzemektedir. XVI. yy.'ın sonunda Sibirya Tatarları'nın gelişmesi Tümen Beyliği'nde oluşmuştur. XVI. yy.ın birinci on yılında Tümen Beyliği, kendisinden daha büyük olan ve 1598 yılına kadar yaşayan Sibirya Hanlığı'nın içinde idi. Bu dönemde Sibirya Tatarları'nın yeterli seviyede birleşmiş bir halk haline gelemediği zannediliyor.


Orta Çağda, yani Altın Ordu ve Hanlıklar döneminde, farklı bölgelerde yaşayan Tatarlar arasında ticari-ekonomik ve etnik ilişkiler mevcuttu. Bunun için de Tatar grupları, dil ve kültür bakımından birbirine yakındır. Fakat XVI. yy.'da Rusya'nın Tatar Hanlıklarını işgalinden sonra bazı Tatar grupları farklı tarih kültür sahasında yaşamaya başladılar. Bu da, etnik gelişmelerini etkilemiştir. XIX-XX yy'larda etnik, kültür ve demografik süreçler, Rusya'nın içine girmesi, etnik alanların yakın olması, İdil-Ural Tatarları, Astrahan ve Batı Sibirya bölgeleri ve göç etnik karışım temelinde dil ve kültür yaşam tarzı yakınlaşması sonunda üç Tatar grubu bir millet halini almaya başladı.


Ortak "Tatar" ismini almaları da bu gelişmenin bir ifadesidir. Fakat XX. yy.'ın başında bile bu süreç tamamlanmamıştı. Sibirya Tatarları arasında "Buharlı" Astrahan Tatarlarının arasında da "Nogaylar" isimlendirilmesi vardı ve bu gruplar kendi boy isimlerini kullanmayı tercih ediyorlardı. İdil-Ural Tatarları arasında da 1926 yılındaki sayımda, ülkenin Avrupa bölgesindeki Tatar nüfusunun ancak % 88'i kendisine "Tatar" demiştir. Geri kalan % 12'sini Mişerler (241.000), Kreşin (113.000), Tipterler (25.000), Tatar adını benimsememişlerdi. Bu yerel isimlerin kalma sebepleri vardı. Fakat en önemli sebep olarak Tatarların birleşme süreçlerinin tamamlanmamış olduğu söylenebilir. Tatarlar içinde etnik süreçler daha sonra da gelişip, bazı açılardan bugüne kadar da tamamlanamamıştır fakat genel olarak, Tatarlar hemen hemen bütünleşmiş, büyük bir Türk halkıdır.Tatarların demografik gelişmesi ve yayılışı hakkında XVIII. yy.'dan beri Rus kaynaklarında bazı bilgiler mevcuttur. XVIII. yy.'daki Tatar nüfusu hakkındaki bilgiler eksik de olsa, XVIII-XX. yy.'ları arasında nüfus dinamiği yansıtmaktadır. Rusya'da yaşayan ve daha sonra Rusya egemenliğine giren Tatarların nüfusu XVIII. yy. ortalarında yarım milyondan fazla değildi. XIX. yy.'ın sonuna kadar bu rakamın beş katına varıldı. XX. yy.'da ise Tatar nüfusu iki kat arttı. Fakat burada bazı grupların nüfusu hakkında XVIII-XX. yy. oldukça önemli bilgiler ve özellikler yansıtmamıştır. XVIII-XX. yy.'ların nüfus artışı eşit değildi. Bu dönemde Sosyo-ekonomik gelişmelere paralel olarak, İdil-Ural Tatarlarının nüfusu 11.2 kat, Astrahan Tatarlarının 6-8 kat, Litvanya Tatarlarının 4,2 kat, Sibirya Tatarlarının 3,3 kat artmış, Kırım Tatarlarının nüfus artışı ise % 10-15'i bulmuştur.


XVIII. yy.'da Astrahan Tatarlarının bir kısmı Kuzey Kafkasya, Kırım ve başka bölgelere göç ettiler. Kırım Tatarları da genellikle Kırım savaşı zamanında toplu göç yaşadılar. Bunlardan 30.000 kişilik ilk grup, 1857 yılında Türk ordusunun peşinden gitmiştir. En büyük göçler, 1860-65, 1874-75 yıllarında yaşandı. Bu dönemde Türkiye'ye 135.500 kişi göç etti. XX. yy.'ın başında (1902-1903) Kırım Tatarlarının büyük bir kısmı artık tarihi vatanlarının dışında idi.


Ortaçağlarda Tatarların etnik dağılım sahaları çok geniş toprakları içine alıyordu. XVI. yy.'ın başında Tatarlar; Kırım, Aşağı ve Orta İdil bölgeleri ile Batı Sibirya topraklarında yaşıyordu. Bunun yanısıra özellikle İdil-Ural Tatarları arasında büyük göçler yaşanıyordu. Kazan Hanlığı'nın dağılmasından sonra Orta İdil bölgelerinden Ural bölgelerine aktif göçler başladı. Fakat en büyük göçler sosyo-ekonomik ve dinî baskılardan ötürü XVIII. yy.'ın ilk yarısında yaşanmıştır. Orta-İdil bölgelerinden Doğu'ya doğru cereyan eden göçler sonucu XVIII. yy.'da Ural bölgelerinde Tatarların sayısı 89 bine çıktı. Yüzyılın sonuna kadar 219,2 bine ulaştı.


Daha sonraları Ural bölgelerine olan göçler azaldı. XIX. yy.'ın sonunda Ural bölgelerinde özellikle kuzey batıda- 1 milyondan fazla Tatar yaşıyordu. Reform döneminde Orta İdil ve Ural Tatarları'nın büyük kısmı kuzey ve kuzey doğu Kazakistan üzerinden Batı Sibirya ve Türkistan'a göç ettiler. Bunun yanısıra, bazıları da Rusya'nın Avrupa kısmına ve Kafkasya'ya göç ettiler. XVIII-XX. yy.'larda Astrahan bölgesi ve Batı Sibirya'nın Tatar nüfusunun büyük kısmını İdil Ural Tatarları oluşturuyordu. XVIII. yy. sonunda Astrahan bölgesinde bunların oranı % 13.2'ine ulaştı. Batı Sibirya'da da aynı durum gözleniyordu. XIX. yy. sonunda buraya göç eden Tatarlar, yerli Tatarların % 17'sini oluşturdu. XIX. yy. ortasında Litvanya Tatarları; Vilen, Minsk, Slominsk, Grodno, Kovno, Poldosk, Volinsk ile Polonya Çarlığı'na dahil olan Avgust ve Lublin vilayetlerinde oturuyorlardı.


XX. yy.'da Tatarların yayılışında büyük değişiklikler yaşandı. 1920-30 yıllarında Tatarların çoğu Rusya'daydı (1926 % 95.4, 1937 % 95.5). Bunun dışında en büyük gruplar Türkistan'da yaşıyordu (1926 yılında 91.2 bin, 1937'de 129 bin). Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu bölgeye vaki olan göçler, XIII. ve XIX. yy.'da yaşandı. Ukrayna ve Azerbaycan'ın Bakû şehrinde de Tatarlar yaşıyordu. Burada Rus inkılâbından önce de Tatarlar vardı.


1950'li yılların sonuna doğru Rusya'nın dışında yaşayan Tatarların nüfusu birden arttı. Özellikle Türkistan'da 1959 sayımına göre 780 bin Tatar yaşıyordu. Bu bölgede Tatar nüfusunun altı kat artmasının birçok nedenleri vardır; İlk olarak, 1944 yılında Kırım Tatarları zorla Türkistan'ın değişik ülkelerine, özellikle Özbekistan'a sürüldü. Bu grupların bir bölümü daha sonra Kazakistan'a yerleşiti. Ayrıca, Tatarların bir bölümü Avrupa bölgelerinden kendi istekleri ile Türkistan'a göç etti. Bunun sonucu da, 1970-80 yıllarında Tatar diasporasının en büyük grubu olan 1 milyondan fazla Tatar, Türkistan'da yaşıyordu.


Fakat 1979-1989 yılları arasında bu bölgede bulunan 1154.1 bin kişilik Tatar nüfusu 1179.5 bin kişiye düştü. Bu durum, Kırım Tatarları'nın ana vatanlarına dönmeleri ve diğer Tatar gruplarının Türkistan dışına göç etmeleri ile ilgilidir. Kafkasya'da, eskiden olduğu gibi Tatarların en büyük grubu Azerbaycan'da yaşamaktadır. Fakat, 1970 yılından beri bunların sayısında da düşüş gözlenmektedir. Baltık ülkeleri ve Beyaz Rusya'da ise Tatarların nüfusu nispeten azdır.


1950-1980'li yıllarda Rusya'daki Tatarların ekseriyeti İdil-Ural bölgesinde yaşıyordu. İdil-Ural bölgesindeki Tatarlar, Tataristan ve Başkurdistan Cumhuriyetlerinde yoğunlaşmaktadır. Buradaki Tatar sayısının 1959-1989 yılları arasında % 2.7 oranında azalması, Tatarların Batı Sibirya'ya, özellikle petrol bölgelerine göç etmesi ile ilgilidir. Böylece, Tümen vilayetinde, Hantı-Mansı bölgesinde ve Yamal-Nenetsk Cumhuriyeti'nde 1970-89 arası Tatarların sayısı 3 kat artmıştır. Tatarlar halen BDT'de en dağınık yaşayan halklardan biridir.


Türkiye'de Kırım Tatarları'nın dışında 100 bin kişi, Romanya'da Bucak (Dobruca) Tatarları 23-25 bin kadar, Polonya'da 5.500, Bulgaristan'da 5 bin, Çin'de 4.200, ABD'de 4.000, Finlandiya'da 950 kişi, Avustralya'da 500, Danimarka'da 150 kişi, İsveç'te 80 kişi, Japonya'da 30 aile kadar Tatar yaşamaktadır. Bunlar, Almanya, Fransa, Avusturya, Norveç, Kanada, Arabistan, Mısır, Afganistan'daki Tatarlarla birlikte yurtdışı Tatar diasporasını oluşturmaktadır. Diğer ülkelerdeki Tatarlar, XIX-XX. yy. başında ve daha sonraki yıllarda göç ettiler. Polonya ve Romanya'ya Tatar göçü olmamasına rağmen, bu bölgelerde Tatar yaşamaktaydı. Türkiye'ye XVIII. yy.'da başlayan Tatar göçü, halen devam etmektedir. Diğer ülkelere ise, XIX. ve XX. yy. başlarında yerleşmeye başlamışlardır.İdil-Ural Tatarları


İdil-Ural Tatarları -Kazan, Kasım Tatarları ve Mişerler- en büyük grublardan birini oluşturur. Hristiyan olan Tatarlar ise daha farklı bir topluluğu oluştururlar. Kazan Tatarları arasında; Nukrat, Perm, Tipten Tatarları vardır. Hristiyan Tatarlar arasında da yerel özellikleri taşıyan gruplar vardır; Nogaybek, Melke, Alabuga, Mişerler, Kuzey ve Güney grupları ve birçok alt gruplara ayrılır.


Antrepolojik bakımdan İdil-Ural Tatarları arasında koyu tenli (Kazan Tatarları'nın % 40'ı, Mişerlerin % 60'ı) ve beyaz tenli (Kazan Tatarları ve Mişerlerin % 20'si) ve Avrupa tipine ait olanlar vardır. Güney Sibirya'da Ural ve Moğol tipine çok fazla rastlanır.Özellikle Astrahan ve Sibirya Tatarları arasında halkın konuşma dili üç şiveden oluşmaktadır: Bunlar; Mişer, Orta (Kazan-Tatar) ve Doğu Sibirya Tatar lehçeleridir. Astrahan Tatarları'nın dilinde bazı özellikler görünür: Yurt Tatarları'nın dili Nogay ve İdil-Ural şiveleri karışımından oluşmaktadır. Karagaş şivesi temelde Nogay şivesi olup, Tatar dilinin etkisi altında kalmıştır. Litvanya Tatarları'nın Türkçesi ise, XVI. yy.'da kaybolmuştur. Bunlar, Beyaz Rusların dilinde konuşmaktadır. XIX. yy.'ın başında ise bazıları Polonya ve Rus dilini kullanıyorlardı. Genel olarak İdil-Ural, Sibirya ve Astrahan Tatarları'nın dili Ural-Altay dillerinin Kıpçak grubuna dahildir.


Tipterler XX. yy.'ın başında 328 bin kişi olan Tipterler, Kazan Tatarları'nın alt grubu olup, Ural Tatarları'nın en büyük teşekkülünü oluşturmaktadırlar. İlk olarak Tipter ismi, etnik mensubiyeti dikkate alınmadan XVIII. yy. sonunda Rus olmayan ve Ural bölgelerinde, Başkurt topraklarında oturanlara veriliyordu. Bunların arasında Tatar, Mari, Udmurt, Mordua, Çuvaş, Başkurt, Besermanlar vardı."Tipter" kelimesi Farsça "Defter" kelimesine atfedilmektedir. Bu kelime, Türklerde "yasaların listesi", Altınordu'da, vergi ve yargı kararları anlamına geliyordu. "Tipter" isminin bu topraklarda kanunî olarak kayıtlı yaşayanlara verildiği zannediliyor.


Perm Tatarları Perm Tatarları, Kazan Tatarları'nın alt teşekkülü olup, Perm ve Ekaterinburg vilâyetlerinin komşu topraklarında yaşamaktadır. Devrimden önce bunlar Perm vilâyetinin; Perm, Osinsk, Krasnaya, Ufa, Kunguz şehirlerinde yaşıyorlardı. XVII-XVIII. yy.'da bunlara yaşadıkları Kunguz kentinin adından ötürü Kunguz Tatarları da denirdi. XX. yy.'ın başında Perm Tatarları'nın sayısı 52.700 kişiye ulaştı. Perm vilayetinin Bardım kentinde yaşayanlara, resmî olarak "Başkurt" ismi verilmektedir. Halk arasında böyle bir bölünme hemen hemen yoktur. Eski coğrafî yerleşim ve kabile mensubiyeti bakımından "Greyneyak" ve "Körgeyak" olmak üzere ikiye bölünmektedirler.


Nukrat Tatarları Nukrat Tatarları, Kazan Tatarları'nın alt teşekkülüdür. Nukrat adı, Tatar-Nukrat Beyliği'nin oldukça büyük ve müstahkem şehir merkezinin isminden gelmektedir. Besermenler Besermenler, Udmurtların içinde yaşayan küçük Tatar teşekkülüdür. 1926 sayımına göre 10 bin kişi kadar olan Besermenlerin bir kısmı Nukrat Tatarların içine girdiler. Bugün Besermenler, Kirov vilâyetinin Slobod kentinde ve Udmurt Cumhuriyeti'nin bazı ilçelerinde yaşamaktadır.


Mişerler Mişerler, İdil-Ural bölgesi Tatarları içerisinde ikinci büyük grubu oluşturmaktadır. Mişerler, yaşadıkları bölgelere göre; Kuzey, Güney, Simbir, Batı-Ural ve Kuzeydoğu Mişerleri alt gruplarına ayrılır fakat burada dikkat çekici olan Simbir Boyu'dur. Çok eski bir Türk boyu olan Simbirler, bugünkü Çuvaş Türkleri'nin de ata soylarındandır. Mişer Tatarları arasında bugün de yaşayan Simbir adı, bir yandan Çuvaşlar ile Tatarların ortak ataları olmalarının müşahhas örneği olurken, diğer yandan günümüzde Sibirya olarak adlandırılan bölgeye adlarını vermişlerdir. Ruslar tarafından Simbir adı, "Sibir" olarak söylenmektedir ve Sibirya "Simbir ülkesi" manasına bir Türk yurdudur.


Mişer şivesi, Tatar lehçesinin Kuzey şivesini oluşturur. Tarihi dönemlerde Mişerler; Mişar, Tümen, Alatır, Müslüman Türk isimleriyle anılmışlardır.


Edebiyat dillerinin oluşumunda XVIII-XIX. yy.'da Kazan Tatarcası'ndan çok etkilenen Mişerler, daha önce kendilerini yalnızca "Müslüman" olarak adlandırmayı yeğlemelerine rağmen, sonra ortak isim olarak Tatar demeye başlamıştır. Öte yandan, 1926 nüfus sayımında 200 bin kişi kendini "Mişer" adını Tatar kimliğinden sonra bir alt kimlik olarak kabul etmektedir.


Kasım Tatarları Kasım Tatarları, İdil-Ural bölgesinde Kasım şehrinde ve Kasım ilçesiyle Rezan, Kazan, Taşkent, Riga ve diğer şehirlere yerleşmişlerdir. Bugün Kasım şehri ve onun civarındaki sayıları 100 bin kişiden biraz fazladır.Kasım Tatarları, Sünnî Müslümandır. Tarihte Hristiyanlığı kabul edenleri olmuşsa da bunlar zamanla Ruslaşmış ve asimile olmuşladır. Kasım Tatarları isimlerini, ilk dönemlerde Mişer şehri de denen Kasım Hanlığı'nın merkezi Kasım şehrinden almıştır. Aynı şehirde yoğun olarak yaşayan Mişer ve Kasım Tatarları, şive olarak da kök aldıkları Türk boyları bakımından da birbirlerine benzerler. Kasım Tatarları, erken Türk-Ugor, Altınordu ve Nogay-Kıpçaklardan kök alırlar.Kasım Hanlığı idaresinde; ban, sultan, seyit, bekov, ulan, mirza, tarhan ve kazaklardan oluşan üst idareci gruba Tatar deniliyordu. Bu adet, Tatar adının halkça benimsenmesine yol açmıştır.XIX-XX. yy.'da Petersburg gibi demiryolu şehirlerinde çalışmaya başladılar. Bu göçler, XIX-XX. yy.'da Kasım Tatarları'nın sayılarını azalttı.


Hristiyan Tatarlar


Hristiyan Tatarlar, İdil-Ural Tatarları'nın bir grubudur. Bunlar kendilerini "Kreşin" olarak adlandırmaktadır. 1920 ve 1926 yıllarındaki sayımlarda Kreşin adıyla ayrı bir halk olarak kaydedilmişlerdir. Nüfusları 1920 yılında 120.000, 1926 yerel sayımında 120.700 olarak tesbit edilmiştir. Bazı grupların "Nogaybek" gibi ayrı isimleri de vardı. Kreşinler Tatarların Hristiyanlaştırılması iki aşamada gerçekleşmiştir. XVI-XVII. yy.'larda vaftiz edilmiş Tatarlar, ilk Hristiyan grubu oluşturmuştur. Bunların XVII. yy.'ın ilk yarısında ise, "Yeni vaftiz edilmiş" grup meydana gelmiştir. Sayıları 3-4 bin kişidir. Vaftiz edilmiş Tatarların sayısı İdil-Ural bölgesinde XVII. yy.'ın 60'lı yıllarında en yüksek sayıya ulaşmış, daha sonra ayrı grupların birleşmesiyle Hristiyan Tatarlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir bölümü İslam dinine geri dönmeye başlamış ve bu süreç özellikle XX. yy.'ın başında hızlanmıştır. İlk olarak yeni vaftiz edilmiş Tatarların bir kısmı İslâm dinini tekrar kabul etmiştir.


XX. yy.'ın başında ise, Hristiyan Tatarların % 40'ı Müslümanlığı seçmiştir.1917'den sonra Tataristan'da "Kreşin Mesele" ortaya çıktı. 1917-1920'de Kreşinlere özerklik verilmesi veya diğer Tatarlarla birleşmeleri gündeme getirildi. Şiddetli mücadeleler sonucunda "Orta" yol bulundu. Kreşinlere sınırlı kültür özerkliği verildi. Daha sonra, devlet siyaseti ateist olduğundan Kreşinlerin özelliklerini olduğu gibi korumaları mümkün olmadı. Bugün Kreşinler ile diğer Tatar gruplarının birleşmesi süreci tamamlanmamıştır. Son yıllarda Kreşinlerin millî şuuru yeniden yükselmeye başlamıştır. Kreşin Etnografik Kültür-Maarif Birliği'nin kurulması bu değişimin bir sonucudur.


Kreşinlerin geleneksel kültürü oldukça özgündür. Etnik tarihî yapıları yeterince araştırılmamıştır. Kreşinlerin, Müslüman Tatarlardan ayrılması sonucu bazı eski kültür unsurları Hristiyan kültürünün unsurları ile birleşmiştir. Temel kültür unsurlarında Kreşinler Kazan Tatarları'na yaklaşırken bazı gruplar Mişerlerle yakın özellik taşırlar. Kreşinlerin konuşma dili orta şivenin sınırlarındadır. Etnografik ve dil bakımından Kreşinleri yedi gruba ayırabiliriz; Molkeev, Çittopol, Batı-Kam, Elabıug, Mengel, Bakalin ve Nogaybek. Nogaybekler Nogaybekler, Hristiyan Tatarların ayrı bir grubudur. Daha önce Orenburg Kazaklarının bir grubu sayılıyorlardı. Çelyabinks vilayetinin Nogaybek ve Çebarkul şehirlerinde yaşamaktadırlar. 1926 sayımına göre 11.200 kişi olan Nogaybeklerin konuştuğu dil Tatarca'nın orta şivesinin bir koludur. Nogaybekler Hristiyan dinine mensup, XVIII. yy.'dan önce eski vaftiz edilmiş Tatarlardandır.


Nogaybek adı XIX. asra ait kaynaklarda zikredilmekle birlikte, XVII. yy.'da bu ismin varolduğu zannediliyor. Nogaybeklerin teşekkülü hakkında Nogay, Kazan Tatarı ve Fin Ugorlar'dan oldukları yönünde faraziyeler vardır.Ancak, Nogay-Kıpçak asıllı oldukları, daha önce Kafkasya'da yaşadıkları ile ilgili daha çok deliller vardır. Doğu Kama bölgesinde Ufa'da Novakyaşen adı altında Nogaybekler 1729'dan beri yaşamaktadır. Bazı kaynaklara göre, Nogaybekler buraya 1652-56 yıllarında göç ettiler. 1830'lu yıllarda Kazak kabul edilerek, askere alındılar. 1736 yılında bunlar Menzele (Manzelinsk)'den 60 km. uzakta Nogaybek köyüne göç ettirildiler. XVIII. yy. sonunda Nogaybekler bu köyü kale olarak isimlendirilmişlerdir. Bakalı kasabası ile Tepterler yaşıyordu. Bunların arasında evlenmeler yoluyla akrabalık tesis edilmiştir.


XX. yy.'ın başlarında buradaki Nogaybekler Müslüman Tatarlarla kaynaşıp, İslam dinine döndüler. Yukarı Ural bölgesine göçmüş Nogaybekler ise kendi özelliklerini koruyup, XIX. yy.'ın ikinci yarısında "Nogaybek" olarak ayrılmışlardır. 1920 ve 26 sayımlarında bunlar ayrı halk olarak yazıldılar. Nogaybeklerin kültürü genel olarak Kazan Tatarlarına, özellikle Kreşinlere benzer. Fakat özgün unsurlar da vardır. Örneğin, erkeklerin geleneksel kıyafeti Kazak giysileridir. Yüzyıllarca süren gelişmeleri Nogaybeklerin diğer Tatarlardan ayrılmasında rol oynadı fakat Nogaybekler, Tatarlarla aynı millet olduklarını biliyorlardı. Tataristan Cumhuriyeti, Doğu Avrupa ovasının doğu bölgesinde, Kama ve İdil nehirlerinin birleştiği yerde kurulmuş, 67.836 km2 yüzölçüme sahip bir Türk Cumhuriyeti'dir. Bu yüzölçümü ile Tataristan dünyanın 214 ülkesi arasında 112. sırayı almaktadır. Tataristan'ın kuzey-güney sınırları arası 290 km., doğu-batı sınırları arası 460 km. uzunluğundadır.


Batısında Çuvaşistan, doğusunda Başkurdistan olmak üzere iki kardeş Türk Cumhuriyeti ile komşu olan Tataristan'ın kuzey-batısında Mari Cumhuriyeti, kuzeyinde Kirov Bölgesi, kuzeydoğu'da Udmurt Cumhuriyeti, güneydoğusunda Orenburg Bölgesi güneyde ise Samara ve Simbir (Ulyanovsk) bölgeleriyle komşudur. Başkenti Kazan'dır.
Tataristan'ın genel coğrafi özellikleri, Doğu Avrupa Ovası'nın bir uzantısı şeklindedir. Cumhuriyet topraklarının ortalama rakımı 200 metre civarındadır ve deniz seviyesinden en yüksek nokta Bugulma bölgesinde 367 metre, en alçak yeri ise İdil nehrinin Cumhuriyet topraklarını terkettiği yerde 35 m. civarındadır.


Tataristan, topraklarının jeolojik devirlerdeki oluşumu petrol, gaz ve linyit gibi fosil yakıtlar oluşturmuştur. Yalnız bunlardan linyit madeni çok derinde olduğu için üretiminin yapılması mümkün olamamaktadır.


Tataristan iklimi karasal özellikler gösterir. Yazlar sıcak ve bazen kurak, kışlar ise soğuktur. Yılın en düşük ortalama sıcaklığı Ocak ayında -14 C° civarındadır. Ortalama en yüksek sıcaklık ise Haziran ayında 19.9 C° dir. Genellikle sıcaklıklar ülkenin güneydoğusundan kuzey-batısına gittikçe yaklaşık 2,5 C° kadar azalmaktadır.


Yıllık ortalama yağış miktarı 430-500 mm olurken, ortalama buharlaşma 550-570 mm civarında gerçekleşmektedir. Yağışların 2/3'ü yaz ve daha çok sonbahar mevsimlerine rastlamaktadır. Kışın kar kalınlığı 60 cm.'yi bulur. Tataristan'ın en büyük akarsuları İdil ve Kama nehirleri ile Kama'nın kolları olan Belya ve Batka ırmaklarıdır. Bu dört büyük ırmağın yıllık su miktarı 235 milyar m3 civarındadır. Ayrıca, Kuybışev ve Tüben Kama (Nijnekamsk) barajları bu nehirler üzerindedir. Ülkenin yaklaşık 1/3'ü verimli topraklarla kaplıdır. Tarıma çok elverişli kara topraklar, daha çok İdil ve Kama nehirlerinin kenarlarındadır.

Kaynak.turktarih.net

7 Mart 2008 Cuma

GAGAVUZ ( GÖKOĞUZ )

Ortodoks Hristiyan bir Türk topluluğu olan Gagavuzlar



1989 nüfus istatistiklerine göre eski Sovyetler Birliği sınırları içinde sayıları 197.164'tür. Bulgarlar, Gagauzları "Türkleşmiş Bulgar" kabul ettikleri için Bulgar istatistikleri bu konuda sessiz kalmakta, bu sebeple de bunların oradaki sayılarını tespit etmek mümkün olmamaktadır. Ama Gagauzlar bütünü hesap edildiğinde, bunların tahminen 250 bin olduğunu söylemek mümkündür.


Gagauzlar, din, dil ve kültürel özellikler bakımından kendine has bir Türk topluluğudur. Gagauzya=Gagauz yeri diye anılan Güney Moldova başta olmak üzere Ukrayna'nın Odesa ve eski bir Baserabya toprağı olan Bolgrad'dan başka Kabardina-Balkar, Kazakistan, Kırgızistan, Türkiye, Yunanistan ve Romanya'da yaşamaktadırlar.


Bugün halâ halis bir Rumeli Türkçesi konuşan Gagauzlar Ortodoks Hristiyanlardır. Günümüzde Moldova, Bulgaristan, Ukrayna, Yunanistan, Romanya, Makedonya, Türkiye, Kazakistan, Özbekistan ve hatta Arjantin'e yayılmış bir coğrafyada yaşamaktadırlar. Gagauzlar menşe'i ve buna dayalı olarak da Gagauz adı üzerinde faraziye ileri sürülmüştür. Bunlardan "Gagauzların İslâmiyeti kabul etmemek için Orta Asya'dan Avrupa kıtasına kaçmış olan Türklerin torunları olduğu" gibi, tamamen gayri ciddi ve mantık dışı olanlarını da bir yana bırakırsak, diğerlerini şöylece sıralamak mümkündür.


1. Gagauzların Uz (Oğuz)ların torunları olduğu. Gagauz adının da Gök Uz'dan geldiği.2. Gagauzların Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus'u takiben Sarı Saltuk liderliğinde Dobruca'ya gelip yerleşen Anadolu Selçuklu Türklerinin torunları olduğu, Gagauz adının da "Keykavus'tan geldiği".3. Gagauzların "Türkleşmiş Bulgar" oldukları.


Günümüz genç Gagauz araştırmacıları, Gagauzların, Oğuzların torunları olduğunu kabul etmekte, Gagauz adının da Hak Oğuz'dan geldiğini ileri sürmektedirler. Gagauzların, Oğuzlardan geldiği tezine katılmakla birlikte, Gagauz adının Hak Oğuz'dan geldiğini kabul etmek mümkün değildir. Bir kavmin adını (Gagauz) kendi dilinde bulunmayan bir kelime ile ifade etmesi mümkün değildir.


Sonuç itibariyle en aklî ve tarihî gerçek, Gagauzların, Peçenek, Uz (Oğuz) ve Kıpçaklarla Anadolu Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus (1236-1276)'u takiben Dobruca'ya yerleşen Selçuklu Türklerinden olduklarıdır.


Bu Türk topluluğu tarih boyunca Bizans, Selçuklu, Osmanlı, Bulgar, Romen ve Rus egemenliğinde kalarak, dil, din, kültürel yabancılaşmalara ve baskılara karşı koyma mecburiyetiyle yaşamıştır. Ayrıca Bulgaristan'da Provadya yakınında, Varna bölgesinde köylerde, Dobruca ve Kavarna ile Bulgaristan'ın güneyindeki Yanbol ve Topolovgrad çevresinde de Gagavuzlar yaşamaktadırlar.


VII. yüzyıl ortalarında batı Göktürk devletinin çözülmesi sonucu batıya başlayan ve ilkini Peçeneklerin meydana getirdiği göç dalgası Türk tarihinin önemli olaylarından birini meydana getirir. Türk illerinde başlayan iç mücadeleler sonunda Peçenekler batıya doğru hareket etmiş, 860-880 yıllarında Don-Kuban nehirleri havalisine gelmişlerdir. Daha sonraları bu hareketlerini sürdüren Peçenek kitleleri Don'dan Tuna'ya kadar uzanan bozkırları işgal edip Kiev Rusyası ile komşu olmuş, 948 yılında da Kive'i kuşatarak Knez Svyatoslav'ı öldürmüşlerdir.


Peçeneklerin bu sahada bulunmaları Ruslarla düşman olmaları, Rusların Karadeniz'e inmelerini engellemesi yanında, Peçeneklerin Bizansla dost olmasını sağlamış ve bu andan itibaren Peçenek-Bizans ilişkileri başlamıştır. Bu sırada Peçeneklerin doğu sınırına hücumlarını artıran Uz (Oğuz)lar, Peçenekleri sıkıştırdılar. Bir yandan Oğuz kitlelerinin, diğer yandan Rusların baskısı sonucu Peçenek reisleri arasında anlaşmazlık çıktı. 1046 yılında Belçer Oğlu Kegen 20 bin Peçenek ile Kağan Turak'a karşı ayaklandı. Bu zor durumda kurtulmak isteyen Kegen, Bizans İmparatorluğuna sığınmaya karar verdi. Hristiyanlığı kabul etti.


Bizans İmparatorluğu'ndan Kegen'in iadesini isteyen Turak, isteğinin reddedilmesi üzerine, kendisine bağlı kuvvetlerle Tuna'yı geçerek Bizans ülkesini yağmalamaya başladı. Fakat aralarında çıkan salgın hastalık ve Turak'ın durumu iyi değerlendirememesi sonucu Turak'a bağlı kuvvetler yenildi. Bunlardan 140 Peçenek büyüğü İstanbul'a getirilerek Hristiyan edildiler. Esir edilen diğer Peçenekler ise Sofya-Niş arasındaki ovalık bölgelere yerleştirildiler. Diğer kalanlar ise Makedonya'ya iskan edildiler.Sofya-Niş arasına yerleştirilen Peçenekler, birkaç defa Bizans'a başkaldırdılarsa da başarılı olamadılar. Ve 29 Nisan 1091 yılında Kıpçak-Bizans ittifakı sonucu mağlup edilen Peçenekler askeri güç olmaktan çıktılar. Bunların da bakiyeleri Balkanların değişik yörelerine yerleştirildiler.Bizans ordusuna da pek çok Uz alınmıştır. İşte bu Uzlar daha sonra Bizans tarihinde önemli rol oynayacak olan Türkopol adlı askeri kıtaları meydana getirmişlerdir. Bu kıtaların 1071 Malazgirt Meydan muharebesindeki hizmetleri bir gerçektir.


Uzların diğer bir kısmı ise, geriye dönerek Rusya'ya sığınmış, onların sınır muhafızlığını yapmışlar ve Karakalpakların teşekkülünü sağlamışlardır. Rusların etkisi ile Hristiyanlaşan bu Oğuzlar, 1233 yılında Ruslarla-Kıpçaklardan müteşekkil ordunun Moğol tarafından imhası üzerine kitleler halinde göç etmeye mecbur kalarak ikinci defa Tuna nehrini geçmiş ve Türk kitlelerinin yoğun olarak bulunduğu Dobruca'ya yerleşmişlerdir.Günümüzde ise Romanya'da sadece birkaç Gagauz köyü bulunmaktadır. İstilalara ve sürekli değişen yönetimlere bağlı olarak sık sık göç etmek zorunda kalan Gagauzlar'ın etnik çekirdeği de değişime uğramıştır.Kültür, edebiyat, gelenek ve görenekte Anadolu Türkleriyle birçok benzerlik taşıyan Gagauz Türkleri bugün uzun mücadeleler sonucunda Maldova Cumhuriyeti içinde ve Moldova Anayasasına eklenen bir maddeyle sağlanan Özel Hukuki Statüye istinaden Gagauz Yeri Özerk Cumhuriyeti çatısı altında varlıklarını sürdürmektedirler.Gagauz İsmi Nereden Gelmiştir ?


İlk resmi kullanılışı 1817 yılındaki bir nüfus sayımında olan, Gagauz sözcüğünün etimolojisi hakkında birçok görüş vardır. Gagauzların etnik çekirdeğine bağlı olarak yapılan yorumlardan yola çıkılarak birçok teori ortaya atılmıştır.


Oğuzların bir kolu olduğunu öne sürenler Radlov'a göre Gag eki Oğuzlarda bir kabile ifade etmektedir. Yani Gagauz Oğuzlardan bir kabile anlamındadır.Dimitrov'a göre Sanskritçe'de ga, nesil anlamına gelmektedir. Bu çerçevede, "Gagauz" Oğuzlar'ın halefi anlamını taşımaktadır.Moşkov'a göre Gag eki Oğuzlar'ın spesifik bir kolunu ifade etmektedir. Bu bağlamda, Gagauz adı, Oğuzların bir kolu anlamına gelmektedir.


Maledonov ise; Gagauz adının Gökoğuz sözcüğünden meydana geldiğini iddia etmektedir.Manof, Gagauz sözcüğünün bir milletin tarihi adını değil, Oğuzların ailevi bir ünvanını ifade ettiğini ve bu adın onlara Hristiyan oldukları için verildiğini düşünmektedir.Ülküsal'a göre Gagauz sözcüğü Hristiyanlığı kabul eden Oğuzlar'a verilen addır.Çakır'a göre Oğuz Türkleri'nden bir grup Gaga adıyla anıldıkları için Gagauz adını almışlardır.Tanasoğlu'na göre "Gagauz" eski dilde hak yani öz demektir. Gagauz bu çerçevede, asıl Oğuz anlamına gelmektedir.Doğru, Gagauzların Oğuzlar'ı batıl kabul ettikleri için kendilerine Hak Oğuz dediklerini ve H sesi yerine G sesini kullandıkları için de sözcüğün Gagauz olarak değişime uğradığını iddia etmektedir.


Mensel, İslam Ansiklopedisinde Uz'un Oğuz kelimesinin kısaltılması olabileceği ve Gagauz'un da gök anlamına geldiğini ve böylelikle Gagauz sözcüğünün Oğuzlar'ın ikincil biri konu anlattığını iddia etmektedir.Cebeci de, Gagauz sözcüğünün Gökoğuz sözcüğünden türediğene inanmaktadır.Ercilasun, Anadolu ağızlarında "gaga" kelimesinin ağabey anlamına geldiğini, bu çerçevede, Gagauz sözcüğünün ağabey Oğuz, kardeş Oğuz anlamına geldiğini düşünmektedir. Gagauz sözcüğünün Aga-Uz yani ağabey Oğuz'dan türediğini iddia edenler de olmuştur. Selçukluların ardılları olduğu ve Keykavus'tan geldiğini öne sürenlerBalasçaev'e göre, Gagauz sözcüğü Keykavus'tan türemiştir. Bu teoriye göre, doğu milletleri "K" harfini "G" gibi telaffuz ettikleri için, Keykavus yerine Gagauz demeye başlamışlardır. Ancak, Manof bu yoruma katılmamakta çünkü, Gagauzların da Anadolu Türkleri gibi K harfini telaffuz ettiklerini iddia etmektedir. Manof ayrıca, Anadolu'dan göçeden İzzettin Keykavus ve tebasına ilk önce Gagauzlar denmesi gerekeceğini, halbuki onlara Selçuklu Türkü dendiğini ifade etmektedir. Halil İnalcık ve Kemal Karpat da Gagauz sözcüğünün Keykavus kaynaklı olduğu görüşündedirler.


Grek Yorumu Grekler, Gagauzların Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşarken padişahın bir emriyle Rumca konuşmaları yasaklanan ve bu yüzden Türkofon olan, Rumcayı unutan Grekler olduğunu iddia etmişlerdir. Bu teoriye göre padişahın yayınladığı ferman çerçevesinde Anadolu'da yaşayan Rumlara "Gagan Uz" olsun, yani dilin (Oğuz) Türkçe olsun denmiş, bu zamandan sonra Anadolu'da yaşayan Rumlar anadilleri olan Rumcayı unutup Türkçe konuşmaya başlamışlar. Sonraları bu Rumlar Varna ve Dobruca çevrelerine yerleşmişlerdir.


Bulgar Yorumu Bulgarlar da aynı Rumlar gibi Osmanlı Padişahının bir fermanıyla Bulgarların kendi dillerini konuşmalarını yasakladığını ve zorla Türkofon bir millet yaptıklarını iddia etmektedirler.Gagauz sözcüğünün anlamı ve kaynağı hakkında yapılan bunca değişik yoruma karşı, Gagauzların kesin olarak Türk soylu olduklarını kabul etmek gerekir. Bugün Gagauzlar da kendilerini Oğuz olarak görmektedirler. Bunun en güzel örneği de Gagauz Yeri'nde Türkçe ve Latin Alfabesiyle çıkarılmakta olan "Ana Sözü Gazetesi'nin logosudur ki, "Oğuzluk Ana sözüyle Yaşasın" denmektedir. Gagauzlar Kimdir ve Nereden Gelmişlerdir ?


Bazı ırkların etnik olarak ortaya çıkışlarına bir veya bir başka ırkan katkıda bulunduğu bir gerçektir. Gagauzlar da bu genellemeden muaf tutulmamalıdırlar. Tarihi ve ilmî deliller, Gagauzların etnik yapılarının esasını Oğuzların oluşturduğunu göstermekteyse de, zaman içinde birçok değişik teori de ortaya atılmıştır. Dil, kültür, tarih, etnografi ve antropoloji açısından değerlendirildiğinde, Gagauzlar etnik doğuşları Peçenek, Oğuz ve Kumanlarla aynı tarihlere rastlamaktadır.


Gagauzların etnik kimlikleri hakkında Türkçe, Bulgarca, Romence, Rusça yapılan yorumlar başka başka açıklamalar içerir. Bazıları onları Rum, Bulgar adlederken, bazıları halis Türk, bazıları Selçukluların kalıntıları, bazıları Kuman, bazıları Peçenek ve bazıları da bütün bunların sentezinden oluşan bir grup olarak kabul ederler. Dimitrov, Gagauzların etnik kökenleri hakkında 19 değişik teori olduğuna işaret etmektedir.


Moşkov, Gagauzların Oğuz Türklerinin soyundan olduğunu savunmaktadır. Türker Acaroğlu da Gagauzların Oğuzların akrabası olduklarını düşünmektedir.İreçek, 1878 yılında yazdığı Bulgarların Tarihi adlı kitabında Gagauzlar aslının karışık olduğunu, ancak bunların Kumanlarla organik bağları olduğuna inandığını ifade etmektedir. İreçek Gagauzların Selçuklu Türklerinin kalıntıları olamayacağından çünkü; Selçukluların İzzettin Keykavus önderliğinde Dobruca'ya geçtiklerini, ancak burada kısa bir süre kaldıklarını, daha sonra Kıpçak ülkesine göç ettiklerini anlatmaktadır. İreçek; Gagauzların orijinal bir millet oldukları gerçeğinin altını çizmektedir.


Radlof ise, Gagauzları Altay ailesine mensup topluluklar içerisinde saymaktadır. Moşkov, Gagauzların Kuman soylu olmadıklarını zira, Kumanların Tatarlarla karışmış olduklarını anlatmaktadır. Moşkov, İreçek'e bu konuda karşı çıkmış ve Gagauzların saf Oğuz ırkından olduklarını vurgulamıştır.


Manof, Gagauzları Hristiyan Oğuzlar olarak adlandırmaktadır. Çakır, Gagauzların Selçuklularla ve Kumanlarla olan ilişkilerini reddeder. Kowalski daha dialektik bir yaklaşımla Gagauzların bir millet olarak ortaya çıkışlarının farklı unsurlara dayanarak üç dönemde gerçekleştiğini düşünmektedir:
1. En eski tabaka kuzeyden gelen bir Türk topluluğunun kalıntısıdır.2. İkinci tabaka Osmanlıların gelişlerinden daha önceki döneme dayanan güneyli bir Türk topluluğu.3. En yeni tabaka ise Osmanlıların bölgedeki Türk kolonilerinden oluşmuştur.Kowalski'ye göre, Gagauzlar, mono-etnik bir kimlik yapısına sahip olmayıp, tarih içinde karışık bir etnik yapıları olmuştur.


İlk tabaka ile karışan ikinci tabakaya güneyden gelen dil karakterinin izleri bütünüyle yayılmıştır. Gagların hristiyanlığının menşei Tuna ötesine dayanır. Gagauzlarla pek çok ortak özelliği olan Deliorman Türkleri'nin Müslümanlığı ise güney kaynaklı ikinci ve üçüncü tabakadan gelir.


Gagauzların etnik kimlikleri ve tarihleri hakkında teorilerin tutarsızlığı Gagauzların demografisini de etkilemiştir. 1817, 1835, 1851 ve 1859 yıllarında yapılmış olan nüfus sayımlarında Gagauzlar kayıtlara Bulgar olarak geçirilmişlerdir. Ancak 1897 yılından sonra, bölgede yapılan nüfus sayımlarında Gagauzlar ayrı bir millet olarak kabul görmüşlerdir.Sovyetler Birliği döneminde ise Gagauzların orijinal bir millet olduğu gözardı edilmemiş ve bu yaklaşım istatistiklere, nüfus kayıtlarına, referans kitaplarına nüfus cüzdanlarına, seçmen kartları gibi her türlü resmi belgeye de yansıtılmıştır. Büyük Sovyet Ansiklopedisi Gagauzları Oğuzların dilini ve geleneklerini miras almış bir millet olarak tanımlamaktadır. 1954 yılında Moskova'da basılmış olan "European Peoples of the USSR" adlı kitapta da Gagauzlar tanıtılmış ve etnik, kültürel ve sosyal hayatlarıyla ilgili bilgi verilmiştir. Moldova Ansiklopedisi ise Gagauzları orijinal bir millet olarak tanımlamaktadır.


"Gaglar Grek soylu değildirler, zira Yunanlıların, Romen ve Moldovalıların, Rum ve Fanariyotların arasında yaşarken aralarında yaşadıkları milletlerin kendilerini daha iyi kabul etmeleri için kendilerini onlara Türkleşmiş Rum olarak göstermişlerdir. Halbuki Gagauzlar; adet, fizyonomi, tabiat ve karakterleriyle asla Rumlara benzemezler. Gaglar Türkleşmiş, Bulgarlar da değillerdir. Aksine Gagauzlar Bulgar kelimesini hiç kullanmazlar, bunun yerine "Tukan" adını kullanırlar. Söz gelişi bir Gagauz köyünde Rum ve Bulgar bulunsa bunlar Gagauzlardan o derece ayrıdır ki, parmakla hangisinin Bulgar veya Rum olduğunu göstermek çok kolaydır. Gagauzlar arasında Türkleşmiş, Gagauzlaşmış Rum ve Bulgar bulmak çok kolaydır. Ama Rum ve Bulgarlaşmış Gagauz bulmak asla mümkün değildir.Ünlü bir Gagauz şiiri bizlere Gagauzların kendilerini nasıl gördükleri hakkında önemli ipuçları vermektedir:
Ben kimsesiz kaldımİsmini bilmeerNe olduğumu bilmezlerBen Türk evladı vatansız kaldılarBana Urum Tukan derlerTürklüğümü hep çekerler (gizlerler)Vatanım da vardırSoyum kanım TürktürAma bilmezlerGagauzlar daha önceleri Dobruca başta olmak üzere Balkan yarımadasının çeşitli bölgelerinde yaşarken XVIII. yüzyıl boyunca kısa aralıklarla devam eden Osmanlı-Rus savaşlarını takiben, Bulgarların baskısı ve Rusların teşviki ile eski yurtlarını bırakıp Moldova içine göç etmeye başlamışlardır. Bu göçte Moldova Boyarları Gagauzlara bazı hususlarda yardımcı olmuşlardır. Ayrıca bu göçte 1774 yılında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşmasının da etkili olduğunu unutmamak gerekir.


1770 yılında Moldova'da biri Çadır diğeri de Orak adlı iki köy kuran; işlerine bağlı, dürüst ve cömert Gagauzlar, 1812 yılında yapılan Bükreş Antlaşması sonucu Tatarların Bucak'tan çıkarılması üzerine yine Rusların teşviki ve her çorbacıya 50 Desetina (ar) toprak verilmesinden dolayı Bucak'a yerleşmiş, 1818'de Çadırlı Gagauzlar "Çadır-Lunga"'yı, Oraklı Gagauzlar da "Avdarma" köyünü kurmuşlardır. Daha sonra gelen Gagauz göçmenlerin sayıları da buna paralel olarak çoğalmıştır.


Yüzyıla yakın Rus ve Romenlerin egemenliğinde yaşayan Gagauzlar 1906 yılının Ocak ayında, millî kültür ve kimliklerini koruma amacıyla, Atmaca Pavli oğlu Andre'i Galatan önderliğinde hem Rus hem de Moldovanlara karşı ayaklanmış, Komrat'ta cumhuriyet ilan etmişlerdir. Ne var ki, bu hareket Çarlık Rusyası askerleri tarafından bastırılmaya gayret edilmiş, Rus askerleri Komrat'a girerek halkı Sobor önüne toplamış, kar üzerine diz çöktürmüş ve çeşitli işkenceler yapmışlar ve bu bağımsızlık hareketini bastırmışlardır. Komrat Cumhuriyeti'nin ömrü iki hafta gibi çok kısa bir süre devam etmiştir. Bugün bu hareket Gagauz bayrağında bir yıldızla temsil ve sembolize edilmektedir.


Gagauzların bir kısmı geçim sıkıntısı nedeniyle 1909-1910 yıllarında Orta Asya'ya göç ederek Turgay bölgesine yerleşirken, daha sonra bir kısım Gagauz da 1925 yılında yine Orta Asya'ya göçüp Taşkent civarına yerleşmişlerdir. Ruslarla Romenler arasında sık sık el değiştiren Besarabya bölgesi son olarak 10 Şubat 1947 yılında imzalanan Paris antlaşması neticesinde Rusya'ya bağlanmış, nihayet daha sonra Moldova SS Cumhuriyeti adı ile tarih sahnesinde yerini almıştır.


Moldova SS Cumhuriyeti'nin kurulması, Gagauz topraklarının gelişigüzel ikiye bölünmesine sebep olmuş, sonuçta Gagauz nüfusunun %80'i Moldova %20'si Ukrayna'da kalmıştır. Böylece Bucak bölgesinde yaşayan Gagauz halkı da ikiye bölünmüştür. 1980'li yıllarca Sovyetler Birliği içinde canlanan millî hareketlilik ortamından yararlanan Gagauzlar 1937 yılında Gagauz Halkı Örgütü adlı bir teşkilat kurmuş, bu hareket 12 Kasım 1989 yılındaki Gagauz özerkliğinin temelini hazırlamış, 31 Ekim 1990 yılında Gagauz Millet Meclisi oluşturulmuş ve Stefan Topal Cumhurbaşkanı seçilmiştir.


1994 yılı ortalarında Moldova Cumhuriyeti Gagauzya'nın idari yetkisini Gagauz halkına devretme kararı almış, bu çerçevede hazırlanan Gagauz Yeri'nin özel statüsü üzerine kanun tasarısı (No: 344-XIII) 23 Aralık 1994 tarihinde kabul edilmiştir.


Sözkonusu yasaya göre Gagauzlara Moldova Anayasası'na ters düşmemek kaydıyla çeşitli alanlarda yasa çıkarma hakkı verilmiştir. Yasaya göre Gagauz Yeri'nin yüksek mercili başkandır. Gagauz Yeri'nin bütün makamları Başkan'a bağlıdır. Gagauz Yeri'nin resmi dili Gagauzca, Moldovanca ve Rusca'dır. Gagauz Yeri'nin başkenti ise Komrat'tır. Gagauzlara bu kanunla self determinasyon hakkı tanınmıştır. Gagauzlara özel statü tanıyan bu yasaya göre Millet Kongresi kültür, bilim, eğitim, iskan, belediye, hizmetleri, sağlık, spor, bütçe, ekoloji, finans ve ekonomi alanlarında Moldova Anayasası'nı ters düşmemek kaydıyla kanun yapmaya yetkili kılınmıştır. 5 Mart 1995 tarihinde Özerk Gagauz Yeri Cumhuriyeti'nin sınırlarını belirlemek üzere yapılan referandum sonucunda 3'ü şehir 29 köy olmak üzer toplam 31 yerleşim biriminde Gagauz Yeri'ne bağlanma sonucu çıkmıştır.5 Mart 1995 tarihinde yapılan referandum sonucunda Gagauz Yeri'ne giren yerleşim birimleri şunlardır:


Şehirler: Komrat, Çadır-Lunga, Vulkaneşti.



Köyler: Alekseevka, Avdarma, Baurçi, Beşalma, Beşgöz, Budjak, Karabalia, Kazayak, Çokmeydan, Çeşmeköy, Köselia Ruse, Kiriet Lunga, Kirsovo, Kongaz, Kongazcikul de Jos, Kongazcikul de Sus, Kıpçak, Kotovskoe, Dezgindja, Duduleşti, Etulia, Etulia Noue, Ferepontevka, Gaydar, Joltay ve Tomay.Gagavuz Özerk Bölgesi
Yüzölçümü: 1.831 km2 Nüfusu: 171.500 Başkenti: Komrat
Komşuları :Kuzeyde Ukrayna, batıda Romanya, güneybatıda Bulgaristan.


Kültür Yapısı

Gagavuz Türkçesi, yaşayan Türk lehçelerinden biridir. Gagavuz Türkçesi; Azeri Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Türkiye Türkçesiyle birlikte Türk dilinin Oğuz grubunu teşkil etmektedir. Bu üç lehçeden Türkiye Türkçesine en yakın olanı Gagavuz Türkçesidir. Bu dil, Osmanlı Türkçesinden etkilenerek Türkçe, Arapça, Farsça kelimeler alarak zenginleştiği gibi, birlikte yaşadığı Yunan, Bulgar, Romen, Moldova ve Rus dillerinden de birçok kelimeyi bünyesine almıştır. Bugün edebi Gagavuz Türkçe'sinin içerisinde çok sayıda Slav asıllı kelime bulunmaktadır.Gagavuzlar Osmanlı alfabesini öğrenmemiş ve Osmanlı yazılı edebiyatını okumamışlardır. Osmanlı döneminde ve ondan sonra uzun zaman Kiril alfabesi ile yazılmış bulunan Türkçe kitapları okumuşlardır.


1957 yılına kadar Gagavuzların kendilerine ait bir alfabeleri olmamıştır. Gagavuzlar değişik zamanlarda Rumca, Bulgarca, Rusça ve Romence öğrenmek ve bu dillerin alfabelerini kullanmak zorunda kalmışlardır. 1918'den 1932 yılına kadar Kiril alfabesini, 1932'den 1957'ye kadar Latin Alfabesini kullanmışlardır. 1957 yılında Moldova S.S.C.B. Yüksek Sovyeti'nin kararıyla Rus Alfabesine birkaç harf ilave edilerek, Kiril esaslı Gagavuz Alfabesi hazırlanmıştır. 1957'den 1996'ya kadar tekrar Kiril Alfabesini, 1996'dan sonra ise Latin Alfabesini kullanmaya başlamışlardır.Gagavuz Türkçesini bir yazı dili haline getirme mücadelesinde Rusça'dan etkilenilmiştir. Gagavuz Türkçesi morfoloji, fonetik ve sentaks açısından değerlendirildiğinde Slav etkisinde kalmıştır. Gagavuz Türkçesinin bu gün yaşayan iki diyalekti vardır. Birisi merkez diyalekti (Konrat ve Çadır), diğeri ise güney (Vulkaneş) diyalektidir.


Kanuna göre Gagavuz Yeri'nin resmi dili "Gagavuzca, Rusça ve Romence"dir.Özerklik süreciyle birlikte Gagavuzların anadillerini her alanda kullanabilme imkanı doğmuştur. XI. Yüzyıla kadar Hıristiyan kiliseleri arasında bir takım teolojik problemler olmasına rağmen bu problemler kiliseler arasında büyük bir ayırıma sebep olmamıştı. Ancak 1054 yılında Hıristiyan kilisesi Ortodoks ve Katolik olmak üzere iki ana mezhebe ayrıldı. Eskiden olduğu gibi günümüzde de Gagavuzlar arasında Babtist ve Adventist gruplar ve bunlara ait kiliseler mevcuttur.


Gagavuzların uzun bir süre yazılı edebiyatları olmamıştır. Çeşitli zamanlarda farklı alfabeler kullanmak zorunda kalan Gagavuzlar yaşadıkları ülkenin alfabesiyle Türkçe kitaplar yayınlamışlardır. Çağdaş Gagavuz edebiyatının gelişmesinde Mihail Çakır'ın oldukça büyük rolü vardır. Çakır daha 1934 yılında Gagavuz Türkçesiyle ilk gazeteyi çıkarmış ve bu dilin bir edebî dil haline gelmesi için ilk meşaleyi yakmıştır. 1934 tarihinde Gagavuz Türkçesiyle Besarabyalı Gagavuzların İstoryası adlı kitabını bastırmıştır. Bu kitap bir Gagavuz tarafından yazılan ilk Gagavuz tarihidir. Yine Çakır 1939 yılında Gagavuzca-Romence sözlüğü neşretmiştir ve İncil'i anadiline çevirmiştir. 1957 yılından günümüze kadar Gagavuz Türkçesi ile 25-30 civarında edebi eser yayınlamıştır. Demografik Durumu


Gagavuzlar: 137.500 Ruslar : 11.800 Moldovanlar : 8.300 Bulgarlar : 7.800 Ukraynalılar: 7.800


İdari Yapısı Gagavuz Yeri'nin en üst düzey idari yöneticisi Başkan'dır. Kanunun 6. Maddesine göre bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarının mülkiyeti Gagavuz Yeri idaresine aittir. Gagavuz Yeri'nin Moldova Cumhuriyeti bayrağı yanında kullanılan kendi bayrağı mevcuttur. Gagavuz Yeri idaresine, Moldova Anayasası ve kanunlarına ters düşmemek kaydıyla kanun çıkarma yetkisi tanınmıştır.


Siyasi Yapısı Özel Yasaya göre, Gagavuz Yeri Moldova'nın toprak bütünlüğü içinde özerk bir bölgedir. Kendi parlamentosunda ve bölge yönetiminde söz sahibidirler.


Ekonomi Ekonomisi tarıma dayalı olan bölgenin ekilebilir alanı 148 hektardır. Yılda 400.000 ton üzüm işleyen 12 şarap fabrikası, 1 adet et kombinası, 2 adet yağ fabrikası, 1 adet tütün fabrikası, mentasyon fabrikası ve 2 adet halı fabrikası vardır. Şarapçılıkta dünya çapında üne sahip olan Gagavuzlar üzümün yanısıra hububat, bakliyat ve sebze-meyve yetiştirmektedirler.


Eğitim - Öğretim Bugün yaşlı ve okuma-yazma bilmeyenler yalnızca Türkçe konuşmaktadırlar. Sovyetler Birliği zamanında Rusça'nın okullarda zorunlu hale getirilmesi sonucu Gagavuzlar, iki dilli olmuşlardır. Moldova'da yaşayan milletler içinde Rusça'nın ikinci dil olarak konuşulma oranının en yüksek olduğu grup Gagavuzlardır. Gagavuzların %74'ünün Rusça'ya vakıf oldukları tespit edilmiştir. Okullarda kademeli olarak Latin Alfabesi ve Gagavuzca eğitim verilmeye başlanmıştır. Gagavuzca yayınlanan gazetelerden başlıcaları Ana Sözü ve Gagavuz Sesi Gazetesidir. Ayrıca Saba Yıldızı adlı bir dergi de yayın hayatına başlamıştır.


Türkiye İle İlişkileri Hamdullah Suphi Tanrıöver'in T.C. Bükreş Büyükelçisi olduğu dönemde (1931-1944) Gagavuzlar Türkiye'nin gündemine gelmiştir. Bu dönemde Gagavuz Yeri'nde Türkçe kursları açılmış ve Türkçe kitaplar gönderilmiştir. Öte yandan bazı Gagavuzlar seçilerek Türkiye'de yüksek öğrenim görmeleri sağlanmıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte Gagavuzlar Türkiye'nin gündemine tekrar girmişlerdir. Uzun zaman kopuk olan ilişkilere büyük önem verilmektedir. Türkiye Gagavuzlara yardım mahiyetinde bir çok program ve proje gerçekleştirmiştir.


Faaliyetlerin çoğu eğitim alanında yoğunlaşmıştır. Bunun yanında insani yardım ve sağlık malzemesi gönderilmiş, Gagavuz öğrenci ve öğretmenlere Türkiye'de çeşitli sürelerle Türkçe yaz kursları verilmiştir. Gagavuz Yeri'ndeki Komrat Devlet Üniversitesi'ne Türkiye'den öğretim elemanı gönderilmesi için alt yapı çalışmaları başlatılmış, ayrıca üniversiteye çok sayıda kitap gönderilmiş, maddi yardımda da bulunulmuştur. Bursa ile Çadır-Lunga şehrinde ilkokullar arasında kardeş okul ilişkisi kurulmuştur.

2 Mart 2008 Pazar

Misak-ı Millî



İstiklâl Harbi yıllarında toplanan son Osmanlı Mebuslar Meclisinin aldığı kararlar, “Ahd-i Millî” ve “Mîsâk-ı Millî” adı altında altı maddeden meydana gelir. Meclis 28 Ocak 1920’de toplandı. Osmanlı Sultanı Vahideddîn Han rahatsız olduğundan, Meclisin açış konuşmasını İçişleri Bakanı Dâmâd Şerîf Paşa okudu. “Felâh-ı Vatan” yâni vatanın kurtuluşu istendi. Mecliste, Erzurum Mebusu Celâleddîn Ârif Beyin başkanlık ettiği Felâh-ı Vatan grubundaki milletvekillerince Mîsâk-ı Millî hazırlandı. Erzurum ve Sivas kongrelerindeki beyannâmeler kabul edildi. Millî Kurtuluş Programı hazırlandı ve millî hudutlarımız tespit edilerek, hukuk ve siyâset anlayışı esaslarına göre ortaya kondu.

Altı madde hâlinde yazılıp, oybirliği ve heyecanla kabul edilen Mîsâk-ı Millînin girişinde şöyle deniliyordu: “Osmanlı Mebuslar Meclisi üyeleri, yapılacak fedakârlığın en son mertebesine göre hazırlanan aşağıdaki esaslarla, devletimizin istiklâlini ve milletimizin sulh ve sükûna kavuşabilmesi, bunlar gerçekleşmeden Osmanlı saltanatı ve cemiyetinin varlığı ile devâmının imkânsızlığını, hep birlikte kabul ve tasdik etmişlerdir.”

Mîsâk-ı Millînin altı maddesi şunlardır:

1. Arapça konuşan ancak, 30 Ekim 1918 Mondros Mütârekesine göre; düşman işgali altında kalan bölge halkının durumu, bunların hür olarak verecekleri oylara göre belirlenmelidir. Mütâreke çizgisinin içinde ve dışında kalan bu yerlerin İslâm ve soyca bir olan Osmanlı çokluğunun oturduğu bölgelerin hepsi, hüküm ve fiil bakımından, Anayurttan hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür. (Bu maddeye göre; Irak kuzeyindeki Musul-Süleymaniye-Erbil ve Kerkük bölgeleri Türkleriyle Suriye kuzeyindeki Rakka-Halep-Antalya veİskenderun-Hatay kesimlerindeki Türklerin Anayurttan koparılamayacağını belirtiyor, Kıbrıs Adası, Devletler Hukûku bakımından Türkiye’ye âit olduğundan, 1914 sonunda İngiltere’nin tek taraflı ilhakı, hükümsüz sayılıyordu.)

2. Halkın, ilk serbest kaldıkları sırada (Haziran 1918’de) verdikleri oylarıyla Anayurda katılma kararını belirten Elviye-i Selâse (Üç Sancak: Kars; Oltu, Olur ve Şenkaya dâhil Ardahan; Artvin ve Avara ile Çürüksu dâhil Batum) için gerekirse yeniden serbestçe oylama yapılmasını kabul ederiz.

3. Batı Trakya’nın geleceği de oralarda oturanların serbestçe verecekleri oylara göre belirlenmelidir.

4. İslâm Halîfeliğinin Osmanlı Saltanatının ve Hükûmetinin merkezi İstanbul şehriyle, Marmara Denizinin (Boğazlarla birlikte) güvenliği korunmalıdır. Bu şartlara uyularak, Akdeniz-Çanakkale ve Karadeniz-İstanbul Boğazlarının dünyâ ticâretiyle ulaşımına açık tutulması için bizim de, ilgili devletlerle birlikte vereceğimiz karar, geçerli sayılır.

5. Azınlıkların hakları, Îtilâf Devletleriyle hasımları ve bir takım ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre (komşu ülkelerdeki Müslümanların da bu haklardan istifâdeleri güveniyle) tarafımızdan sağlanacaktır.

6. Millî ve iktisâdî gelişmemize imkân vermek ve daha çağdaş, muntazam idâre ile işleri yürütmek için, her devlet gibi, bizim de gelişmemizi sağlamak üzere tam bir serbestliğe ulaşmamız, hayat varlığımızın temelidir. Bu sebeple, siyâsî, adlî, mâlî ve diğerleri gibi gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da, bu esaslara aykırı olmayacaktır.

Türk Millî Mücâdelesinin ana programını, hem de Türkiye’nin millî ve etnik hudutlarını belirten bu Mîsâk-ı Millî; 28 Ocak 1920 Çarşamba günü kabûl edilip, 17 Şubat 1920’de gazete ve ajanslar yoluyla bütün dünyâya îlân edildi. Anadolu’da başlatılan Millî Mücâdelenin İstanbul’da Osmanlı Mebuslar Meclisince kabulü, meselenin Devletler Hukûkunca sağlanmasını ortaya koyması bakımından önemlidir. Osmanlı Devletinin varlığına ve istiklâline tahammül edemeyen işgalci İtilâf Devletleri, Türk Kurtuluş Mücâdelesine karşı harekete geçti. 16 mart 1920’de İstanbul, İngilizler tarafından işgâl edildi. Anadolu, Trakya ve Adalar’daki işgâl ve hareketler hızlandı. Buna tepki olarak da Türk Milleti, bütün imkânlarını seferber ederek, başlatılan Millî Mücâdeleye katıldı.


Kaynak:turktarih.net